Beklerken: Hristo Boytchev’in Titanik Orkestrası’na bir Eleştiri

Bu oyunda beklenen şey Godot değildir. Ancak Doko ve arkadaşlarının içinde bulundukları durum en az Godot’yu Beklerken’in kahramanları Vladimir ve Estragon’un bekleyişi kadar gerçek üstü, belki daha bile belirsizdir. Hristo Boytchev’in yazmış olduğu ve adını batmaz gemi Titanik’in suya gömülürken bile cesurca çalmaya devam eden müzisyenlerinden alan Titanik Orkestrası adlı felsefi absürt oyun, algının ve aklın öznelliğinden yararlanmasıyla göze çarpar. Perdenin açılmasıyla birlikte gerçeğin sınırları yavaş yavaş muğlaklaşır ve seyirci kendini varlıkla yokluk arasında bir çeşit arafta bulur.

Nilüfer Kent Tiyatrosu’nun 2018 yılında sahnelemiş olduğu oyun unutulmuş, köhne bir garda asla durmayan bir treni bekleyen dört serserinin günün birinde garda beliren ölümsüz sihirbaz Harry Houdini ile karşılaşmasıyla birlikte başlayan süreci ele alır. Başta tek amaçları trene binip herkesin gittiği yere gitmektir ancak öyle bir yer yoktur. Aslında her biri, içine düşmüş olduğu tahammül edilmez gerçeklikten kaçmak, kurtulmak ister. İşini kaybetmiş bir gar şefi, yıldızı kaymış bir müzisyen, müzisyenin sevgilisi ve ayısı ölen bir ayı oynatıcısından ibaret bu dört kişi bu yüzdendir ki her gün trenin yolunu gözler ancak tren durmadığı sürece kurtulmaları söz konusu değildir. Hiç yoksa alkol acınası hallerini bir süreliğine de olsa unutturur ama bu da kalıcı bir çözüm değildir. Harry ise onlara bir başka yol gösterir, illüzyon.

İllüzyon gerçekliğin kırılmasını, dolayısıyla yok olmayı ve içinde bulunduğumuz dünyadan kaçmayı mümkün kılar. Bu kurtuluş pekala en az alkol kadar aldatıcı ve uçucu sayılabilir, zira illüzyon dediğimiz şey bir tür oyun, bir algı yanıltmasından başka bir şey değildir. Ancak yanılgı gerçek öğrenilmediği sürece kendi inancını yaratır ve inanç ayılmakla yitirilecek kadar zayıf bir şey değildir. Bilgi dediğimiz şey bile özünde aksi ispat edilmemiş ve desteklenebilir inançlar bütünüdür. Algılarımız bu bilgi kümesini şekillendirebilir ve şekillendirmektedir de. Ancak asırlardır algıların güvenilirliğine karşı duyulan şüphe algılar yoluyla edindiğimiz bilgiye köstek olur. Algı manipüle edilebilir ve dolayısıyla inanç yaratılabilir. Ve eğer herkes bir insanın uçtuğuna inanıyor ise o insan uçuyordur. Aksini kim ispat edebilir? Benzer bir şekilde Harry oyunun bir noktasında yok olacağını iddia eder. Bu iddiasında haklı çıkması için gereken tek şey herkesin onun kaybolacağına, hatta kaybolduğuna inanmasıdır ve Harry artık olmaz. Olmasını istesek bile…

“Herkes kendi içinde koskoca Dünya’nın ruhunu taşır ve yok olarak yine o ruhun içinde eriyip gidecektir.” Oyunda ruhlar dünyasına karışmak, hayal edilen her şeyin mümkün olmasıyla, yani bildiğimiz dünyanın sınırlarından arınmak ile, uçsuz bucaksız bir özgürlükle eşleştirilir. Bu özgürlüğe erişmemin tek yolu yok olmak şeklinde tanımlanır. İnsan denen aciz varlık ya hayattayken elindekilerle idare etmesini bilmeli, edemiyor ise bu dört serserinin yaptığı gibi içip içip unutmalı ya da Harry’nin önerdiği gibi dünyanın ruhuna, hiçliğe karışmalı, yok olmalıdır. Ancak yok olmak ne anlama gelir? Bu gerçekten mümkün müdür? Mümkün ise yok olduğumuzda ne olur? Nasıl yok oluruz? Her şeyden önemlisi bunu ister miydik?

Yokluğu tanımlamak güç. Ancak varlığın değillenmesi üzerinden yokluğu tanımlamak mümkün olabilir. Varlıklar diğer varlıklarla kurdukları ilişkiyle, diğer varlıkları değilleyerek veya onlar tarafından değillenerek, bu şekilde tekrar tekrar sentezlenerek var olurlar. Hegel’in ortaya atmış olduğu bu düşünce oyunun başköşesine oturur. Özneler diğer öznelerin veya nesnelerin deneyimlerinin bir parçasıdır ancak kendileri dılşındaki varlıkların deneyimlerini yalnızca hayal edebilirler. Başka şeylerin deneyimine birebir sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla özne kendisi dahil olmak üzere şeylerin algısıyla var oluyorsa bile algıların güvenilmezliğinden ötürü edinmiş olduğu izlenim belki de yalnızca bir hayal, bir illüzyondur. Gerçek varsa bile tek başına nihai olan değildir. Taklit, oyun, rüya, hayal, yalan, sanal gerçeklik, sanılan, ümit edilen veya göreceli olan; gerçekle özdeşleşmeyen her şey oyunda gerçekle bütünleşir ve doğruluğu her ne kadar su götürse de var olur. Hayalsiz kalmış özne ise bu kümeye dahil değildir. Yoktur, ama nasıl?

Oyun Katia’nın ölümüyle başlayarak Doko’yu yavaş yavaş diğer öznelerden soyutlar ve yokluğunu simule ederek bu sorulara kısmen yanıt vermeye çalışır. Yok olmak hoşuna gitmediği gibi Doko durumu kabullenmez. Önce yok olan dostlarının peşinden gitmeyi dener, ardından yokluğunun aksini ispat edecek bir şeyin, bir öznenin gelişini bekler. Doko’nun bu çabası tesadüf değildir. Zira Doko yalnızlıktan korkan “enayinin biri”dir. Korkması için kendince haklı sebepleri vardır; kendisi yok olmanın peşinde değildir ki, sadece ayısını ister. Lakin etrafında kimse kalmaması durumunda onların peşinden yok olmaya çalışması işten bile değildir. Doko kendisinin oyuna getirildiğini, diğerlerinin ise orada keyif çattığını düşünmektedir. Oraya olan inancı hem oranın yokluğuyla, hem kendi yokluğuyla çelişir. Ora dediğimiz yer bir boşluk bile olsa bu durumda mevcuttur. Mevcut değilse artık ne bir ora, ne de orada keyif yapabilecek herhangi birinden söz etmek mümkündür. Doko ise ancak düşünememesi durumunda yoktur. Nasıl diye sormak da galiba imkansızdır çünkü nasıl sorusu var olanlara mahsustur.

Varlık ve yokluğun bu allak bullak eden ilişkisi oyunun çekirdeğini oluştursa bile oyunda üstünde durulan tek şey bu değildir. Bilgi oyunda bir iktidar aracı olarak göze çarpar. Başta diğerlerinin üstünde tahakküm kuran, konservatuar mezunu eski maestro von Metonyan iktidarı elinde tutar ve ilişkiler iktidarın çevresinde şekillenir. Harry gelmeden önce Meto’nun alternatifi 627 tane garı ve bütün tren tarifesini ezbere bilen Luko’dur ancak Meto Luko’ya baskın gelir. Maço bir erkek şeklinde yorumlanan Meto belki de zor kullanan tavrıyla öne çıkar ancak oyunun başka versiyonlarında Meto bir kadın olarak karşımıza çıkabildiği için maçoluğun iktidarının yegane sebebi olduğunu söylemek mümkün değildir. Meto’nun sevgilisi Lubka oyundaki tek kadın karakter olarak dikkat çeker ve her zaman iktidar savaşında baskın gelen sevgilisi Meto’ya daha yakındır. Ve Luko iktidar için verdiği kadar Lubka için de içten içe bir savaş verir. Lubka adeta uğruna savaştıkları iktidarın vücut bulmuş halidir ancak bu Lubka’nın özgür iradesi olmadığı anlamına gelmez. Tren geleceği zaman hazır olmak için aldıkları provada herkes Meto’nun emirlerine uyar ancak Doko hariç hiçbiri Meto’nun tahakkümünü tam anlamıyla kabullenmez. Bunun yanında Harry’nin gelişiyle iktidar dengeleri tamamen değişir. Harry hem bilgi tekelini elinde tutar, hem de illüzyon vasıtasıyla gerçekliği bozar ve bilgi diye adlandırabileceğimiz her şeyin ötesine geçerek iktidarı Meto’nun elinden alır.

Oyunun bir başka versiyonunda tüm yaşananların aslında birkaç evsizin uçuk sanrılarıyla gerçekleştiği görülür ancak Kent Tiyatrosunca oynandığı haliyle oyun; rüya, hayal, gerçek ve hatta sanal gerçekliğin arasında durur. Bölümler arasında yapılan anonslar ve nihayet duran trende yaşadıkları durum oyunu dev bir bilgisayar oyunu havasına sokar. Karakterlerin birbiriyle alakasız ve kısmen basit kostümleri bu savı destekler. Kostümler ve aksesuarlar, karakterlere derinlik kazandırmaz ama oyun boyunca aşacakları stereotiplerin gösterilmesinde kilit rol oynar.

Kostümlerin aksine dekor gerçeğe yakınsar. Uzun süredir kullanılmayan, tozdan ve molozdan geçilmez olmuş garın hala bir gar olduğunun tek işareti içinden geçen raylardır. Limbo misali sonsuz bir bekleyişin ve belirsizliğin hüküm sürdüğü bu ara garda bütünlüğü bozan tek şey Harry’nin içinden çıktığı kırmızı dolaptır. Tozlu da olsa gardaki diğer her şeyden daha estetik duran bu dolap, Harry’nin derslerinde altını çizdiği şov dünyası ile insanlığın gerçekliğinden kaçmaya çabaladığı dünya arasında bir geçit işlevi görür. Bu geçit oyunun ileri safhalarında şov dünyasını da geride bırakır ve bir kara delik misali oyunda özne diyebileceğimiz algı sahibi varlıkları teker teker yutmaya başlar. Taa ki geriye tek başına varlığını sürdürmekten yoksun tek bir özne kalana kadar.

Aslında bu tekillik ve yanılsama hali daha oyunun başından kendini belli eder. Metnin aksine oyun Doko’nun uyumasıyla başlar. Doko uyanır mı, uyanmaz mı, rüya içinde rüya mı görür anlamak mümkün değildir. Ve bundan her şüphe ettiğimiz an oyuna Bethoven’ın Ay Işığı sonatı eşlik eder. Oyunun başında Doko’nun uyumasıyla birlikte arkadan verilen bir ışıkla gösterilen üç gölgenin ön oyunu, mümkün olan başka bir gerçekliğin karşımıza çıktığı en belirgin yer olabilir. Daha baştan hapsoldukları yerden çıkmak için tepindikleri anlaşılan gölgelerin oyunda delik deşik edilen gerçekliği mi ima ettiği yoksa bütün oyunun aslında bu hapsolma haline giden yolu mu anlattığı bilinmez. Zaman oyun boyunca çeşitli araçlarla bilinçli olarak kırılır ancak bahsettiğimiz bu ön oyunla belki de olacağı çoktan bilinen bir ölümün hikayesi anlatılır.

Gerek oyun metni, gerek sahneleme tercihleriyle karşımıza oldukça yoğun bir oyun çıkar. Bütün dünyanın Godot’yu beklermişçesine hayatın normale dönmesini beklediği bu belirsiz günlerde Titanik Orkestrası bu bekleyişin bir adım ötesine geçer. Belli belirsiz içinde bulunduğumuz sonsuz bekleme halini tarumar eder ancak günün sonunda elimizde kalan, varlığını doğrulamak için herhangi birinin gelişini bekleyen Doko’dan başkası değildir, seyirciyle birlikte…

Narod Dabanyan

Yorum bırakın