Başlangıç noktası tam olarak kestirilemeyen edebiyatta bugün tanıdığımız ilk örnekler sözlü kültür ürünü olarak doğan şiirler, efsaneler, mitler ve benzerleridir. İnsanlık sanatın her dalı gibi edebiyatı da kendi amaçları doğrultusunda var etmiş ve şekillendirmiştir. Bu amaçlar belli ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir. Sıcak yaz akşamlarında kasaba meydanlarında veya karanlık kış gecelerinde ateş başında birbirlerine masallar anlatmışlar, taklit yapmışlar, çalgı çalmışlardır. Aslında temelde sanatın var oluş amacı çok basit bir biçimde “eğlenmektir” diyebiliriz. Ancak bir eğlence aracı olarak sanat var olduğu günden itibaren insanlığın kaderiyle de karşılıklı bir etkileşim içinde olmuştur. Bu etkileşimde sanat kimi zaman şekillendiren kimi zamansa şekillenen konumundadır. Zaten insan hayatında var olan kavramların hiçbirinin birbirinden tamamen bağımsız olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Haliyle tüm bu kavramlar birbirleri üzerinden okunabilmektedir. Politik gelişmeleri felsefi gelişmelerden ya da sanatsal değişimleri ekonomik değişimlerden bağımsız olarak ele alamayız. İşte bu bağlamda tüm kavramlar gibi sanat ve ona dahil olarak edebiyat da tarihsel süreç içinde sürekli bir değişim halinde olmuştur. Özellikle modernist düşüncenin var oluş süreci edebiyatta polisiye, bilim kurgu, korku edebiyatı gibi türlerin yükselişine sahne olmuştur. İnsanın Tanrı’yı öldürdüğü günlerde edebiyat da var olmadığını bildiği, varlığına kendisinin de inanmadığı hikayeler anlatmaya cüret edebilmiştir. Hayali dünyalar, geleceğe yönelik tasarılar, doğa üstülüğünü insanlığın tanrılarından almayan karakterler edebiyatta varlık göstermeye başlamış; yazar kendi yarattığı dünyanın tanrısı olmaya cesaret edebilmiştir. Bu noktada fantastik edebiyat da tanrılaşmış yazarın tanrılığını en belirgin biçimde sergilediği alan konumundadır.
Roman türü değerlendirildiğinde işleyişte temel faktörün “çatışma” kavramı olduğu görülür. Ancak çatışma özellikle post-modern romanda öncesindeki romancılık anlayışlarına kıyasla çok daha zor fark edilir, daha sahne arkası bir noktaya yerleşmiştir. Günümüzde fantastik romanın biçemsel işleyişinin ise post-modern romana değil köklerini bulduğu modern romana hatta modern romanın da öncesine daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Fantastik romanda çatışma sahnededir, kolay görünür. İyiler ve kötüler bellidir ancak bu “fantastik romanda karakterler tek boyutludur” gibi bir anlama çıkmamalı. Nihayetinde türün kült haline gelmiş örneklerinde karakterlerin derinliklerini, çelişkilerini açıkça görüyoruz. Aslında çatışmanın bu türde sahnede olmasının altında yatan temel sebep fantastik romanın çok öz bir ifadeyle “kahramanın yolculuğu” üzerine kurulu olmasıdır. Kahraman bellidir, gideceği yol ve yoluna çıkan engeller de barizdir. Ancak gerek kahraman gerekse yol ve engeller durağan, tekdüze olmak zorunda değildir. Tabii ki her türün başarılı ve başarısız örnekleri olduğu gibi bu türün de tek boyutluluğa esir düşmüş örnekleri vardır. Ancak bu esaret bütün bir türe mal edilemez.
Ejderhalar, canavarlar, büyüler, antik ve tanrısal kötülüklerle dolu hayal edilen fantastik roman aslında bu stereotipin daha ötesinde konumlanmıştır. Hayali bir dünyayı kendi doğal koşullarını da kurgulayarak yaratmak fantastik romanın temelini oluşturur. Yani her fantastik roman peri masallarına benzeyecek diye bir gereklilik yoktur. Bununla birlikte bu türün “okuru heyecanlandıracak aksiyon sahneleriyle dolu olduğu” algısı da yanlış örnekler üzerinden yola çıkılarak varılmış bir kanıdır. Yerdeniz, Yüzüklerin Efendisi gibi örnekler okunduğunda rahatlıkla görülür ki hikayede ön planda olan unsurun aksiyon olması gibi bir şart söz konusu değildir. Aksine bu iki örnek fantastik romandan beklentisi aksiyon olan okuru hayalkırıklığına uğratacak derecede durağan olay örgülerine sahiptir.
Fantastik romana dair bir diğer yanılgı ise daima alegori aracılığıyla mesaj verme çabası içinde olduğu düşüncesidir. Alegorik anlatımlar tabii ki bu tür içinde varlık gösterir, fakat türün mekânı zaten sıfırdan var edilmiş mekânlardan teşkil olduğu için kişisel yorumlara diğer roman türlerine kıyasla çok daha açık durumdadır. Gerçek dünyayla bağlantısı yoktur, ancak insan karşılaştığı şeyleri yaşadığı dünya ile ilişkilendirir, kendi dünyasından anlamlar yükler. Haliyle gerçek dünyayla bağlantısı olmayan bu türün örnekleri beyaz birer sayfadır ve her türlü anlam ile renklendirilmeye müsaittir. Bu durum ise fantastik romanın amiyane tabirle “gönderme yapma” peşinde koşan bir tür olduğu algısı yaratır, ancak bu “göndermeler” tamamen kişisel deneyimlerdir.
Günün sonunda şunu fark etmemiz gerekiyor: hiçbir tür bir bütün halinde yetersiz olarak değerlendirilemez. Her türün kendi özellikleri; onu belli yönlerden ilginç, belli yönlerden sıkıcı kılar. Her tür farklı bir okuma deneyimi vaat eder. Alternatif türler arasında en çok hor görülen fantastik roman/öykü de kendine özgü bir tecrübeyi okura sunmaktadır. Bu yönüyle her tür gibi bu türün de bir şansı hak ettiğini düşünüyorum.
Ahmet Galip Öztürk