Ünlü Yazarımızla Yollarımızı Ayırdık

“Dün iki genç kıza selam verdim, bana gülümseyip eski sevgilimle ilgili bir şeyler söylediler. Kızları çıkaramadım. Anlamamış gibi bakınca, dün konuştuğumuzu, onlara eski sevgilimden bahsettiğimi söylediler. Şu sıra çok konuşuyorum, konuştuğum insanları tanımaz oldum.” Bana yazdığı son şey buydu. Bu duyuruyu yapmak zorunda kaldığım için hepinizden özür diliyorum. Dergimizin kurucu üyelerinden olan ve neredeyse her sayıya bir öykü yazmaya gayret eden yazarımız Muhip Ziyaoğlu bir süre için dergimizle olan ilişkisini kesti.

Son zamanlarda sürekli çok konuştuğundan şikayet ediyordu. Bir kafeye, bir bara ya da bir lokantaya oturuyor ve akşama kadar iletişim kurabildiği herkesi sohbete tutuyor, yazmayı düşündüğü yeni romanı, annesi yüzünden geçirdiği çocukluk travmalarını, eski sevgilisinin onu terk edip bir savcıyla evlenmesini ve daha bir sürü gereksiz şeyi çorba edip karşısındakine anlatıyordu. Ben editörü ve bir arkadaşı olarak ne kadar rica etsem ne kadar yalvarsam da bir sayfacık yazmasına vesile olamadım. O muhteşem fikirlerini bar köşelerinde kadınları tavlamak için anlatıyordu. Orta yaş bunalımı diyeceğim ancak yirmilerimizdeyken bana dünyadaki her şeyin değersizliğinden dem vuran, zamanın bizim algıladığımız gibi gitmediğini, çok daha farklı olduğunu ve benim gibi basit insanların onun karmaşıklığını asla çözemeyeceğini anlatan, insan ömrünü alaya alıp üstüne tiradlar atan adamın boğazına fular dolayıp Kadıköy’de o bar senin, bu bar benim gezmezini yediremiyordum. Dergi çok da önemli değil, zaten biz bu dergiyi gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri bir platform olsun diye ortaya çıkartmıştık, Muhip burada yazmasa da olur, ancak romana gelince, Muhip tek sayfa yazmaz oldu. Yayınevi sıkıştırıyor, lise arkadaşlarımın şimdi üniversite okuyan çocukları ev ziyaretlerinde Muhip Amca’nın yeni kitabı ne zaman çıkacak diye sorup duruyor. Ankara Üniversitesi’nden bir Hoca, ismi lazım değil, Muhip’in Bir Kış Sonrası Yolda isimli kitabı üstüne inceleme yapınca, Muhip yeni akademisyenler için çok ilgi çeken bir konu olmaya başladı. Malum meşhur yazarlarımızın üstüne o kadar çok çalışıldı ki yeni tezler yeni konu istiyor! Bu Muhip bir de iki yıldır Salinger havalarına girdi, röportaj falan da vermiyor, kıymetli dostlarımız rica edince; “Muhip rahatsız biraz ama onun yerine ben yardımcı olayım.” diyorum da “Yıllardır birlikte çalıştığı Muhip Ziyaoğlu’nun edebiyat serüveni hakkında Türk Edebiyat’ının duayen editörlerinden Adı Lazım Değil Bey ile söyleşimiz” diye yayınlıyorlar. Hele bu Ankara Üniversitesinde yazılan tezden sonra çok fazla teknik soru gelmeye başladı. “Muhip Bey’in Zamansız Dönemler isimli kıtabında patates ve domates gibi iki sebzeden bahsederken nasıl da gerçek tarihi kaynakları yadsıyarak kurmaca bir tarih yazıyor? Sizce Muhip Bey’in ilerki eserlerinde de Dünya Tarih’i içinde oynamalar yaptığını görecek miyiz?” diye soruyorlar. Muhip tarhile marihle oynamıyor, kara cahil bu adam, açıp Google’a yazmaya bile üşenir, üniversiteyi bitirdikten sonra bir sayfa kurgu-dışı kitap okumamıştır. Tabii böyle cevap vermiyorum, ben de süslü cümleler kuruyorum “Pre-historik çağlarda” diyorum “primatif insan zamanı güneşle ölçerdi, ama güneş de dünyanın her yerinde farklı izlenimleniyor (böyle bir kelime gerçekten var mı bilmiyorum). Bu sebeple herhangi bir şeyi kayıt etmek asla küresel ya da evrensel bir meşruiyete dayandırılmıyordu. Her öznenin (herkesin desem ne olur sanki) tarihi kendineydi. İşte Muhip Ziyaoğlu’nun da zamanı ele alışı aynı bu şekilde, o modern insanın kendisini, ilkel insandan üstün görmesini gülünç bir durum olarak ele alıyor.” derdim. Velhasıl, bu süreçte sürekli telefonlar, yayınevine gelenler, evime mektup atanlar dahi oluyor ve Muhip Bey’in son romanı ne zaman çıkacak, önceden birkaç sayfa yayınlanacak mı diye soruyorlardı. Ancak Muhip’in yazmaya zerre hevesi yoktu. Bir gün canıma tak etti evini bastım.

“Ne bu halin yaramaz herif, hasbelkader kendini sanatçı diye millete yutturdun şimdi de yazmıyorsun, hayatında bir gün bile gerçek bir iş yapmadın giderlerini neyle karşılayacaksın!” diye bağırdım. Muhip ağır aksak yanıma gelip bana iki adım mesafede dizlerinin üstüne eğildi. İki elini sanki Allah’ına dua ediyormuş gibi havaya kaldırdı. Hafif yaşlı gözlerle ve titrek sesiyle “Yazmayı unuttum A…, kardeşim, yazamıyorum, okuyamıyorum.” dedi ve ağlamaya başladı.

Alıp psikoloğa götürdüm. Bilal Bey işinde çok iyiydi ve Muhip’in her romanı öncesinde yaşadığı bu anksiyetenin üstesinden gelmesine çok yardımı dokunuyordu. Onlar konuştuktan sonra Bilal Bey yanıma gelip Muhip’le biraz ilgilensem, onunla ara sıra eski günlerdeki gibi çay bahçelerini, restoranları gezsem iyi olacağını söyledi. Bilal Bey meslek etiği gereği çok rahat konuşamıyordu ama durum ortadaydı işte, bizim Muhip dikkat çekmek için saçma yollara başvuruyordu.

O günün akşamında onu eve bıraktıktan sonra kitaplığımda biraz oturdum. Muhip’in dergiye yazdığı öyküleri masaya çıkardım. Yok Olan isimli öykü dikkatimi çekti, bu çok sevilmiş, çok olumlu geri dönüşler almıştı. Hikaye çok gerçekçi çizilmiş bir çizgi roman karakterini anlatıyordu. Adamımız kaslı, iyi görünüşlü, kadınların kalbini çalan, muhtaçlara yardım eden tam bir iyiydi. Ancak bir yerden sonra gerçek hayatta kimsenin bu kadar iyi veya düşmanları gibi salt kötü olamayacağını fark ediyor ve gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlıyordu. Bu sorgulama, aynı bizim sorgularımızın bizi hasta ettiği gibi, adamımızı yataklara düşürüyor, rengini kaçırıyordu. Kelimenin tam manasıyla ama, o noktadan sonra çizgi roman siyah-beyaz devam ediyordu. Bir süre sonra tamamen çizgilerden oluştuğunu, hacminin, üç boyutlu görüntüsünün bir çizim hüneri olduğunu fark ediyor ve iki boyutlu, amatörce çizilmiş bir şeye dönüşüyordu. Sona doğru da sadece bir cin ali gibi kalıyor daha sonra da hikayemiz boş, beyaz bir sayfayla nihayetleniyordu.

Hikayeyi okuduktan sonra Muhip’i aradım, uyumamıştı. Açtığı gibi bağırarak hemen yanına gelmemi söyledi. Ben de panik olup arabaya atladım ama yolda bunun da anksiyetesiyle alakalı olduğuna kanaat getirdim. Eve gittiğimde kapıyı açmadı, yan komşusundan yedek anahtarı almak zorunda kaldım. Kadın gecenin o saatinde hırsız sandı beni. İçeri girip yatağının yanı başına oturdum ve ne dese beğenirsiniz: yürümeyi unutmuş. Duyunca bir kahkaha patlattım. Bu kadar gerilecek bir şey olmadığını söyleyip kollarından onu kaldırdım. “Bak yürüyorsun” deyip ellerini bıraktığımda yanlış köşeye yatmış kaleci gibi yere kapaklandı. Kaldırıp yerine yatırdım. Tansiyonu falan çıkmıştı herhalde, bir doktor çağırdım. Hiçbir şeyi yoktu. Bir süre yanında durmaya karar verdim.

Üç gün sonra sanki konuşurken ne diyeceğini unutuyormuş gibi kelimeleri kese kese “Konuşmayı unutuyorum.” dedi. Ardından iki gün geçti geçmedi adam gerçekten konuşamamaya başladı. Alıp hastahaneye gittik, her tarafına baktılar ama adamın hiçbir şeyi yoktu, test sonuçlarına göre turp gibiydi. Bir akşam kahve almaya kat holündeki otomata kalkarken elimi tuttu. Kafamı ona çevirdim, sanki gözleriyle bana bir şey söylemeye çalışıyordu ancak hiçbir şey anlamıyordum. “Kahve alıp döneceğim” dedim daha sıkı sarıldı elime. Yanına oturdum, kısa süre içinde de uyuya kaldım. Sabah uyandığımda Muhip Ziyaoğlu, kırk yıllık dostum, Türk Edebiyatı’nın değerli yazarı hayata gözlerini yummuştu. Kendisini bu sabah defnettik, cenazesi bir hayli kalabalıktı, büyük yayınevlerinin yöneticileri, gazeteciler ve okurlarından oluşan büyük bir grup vardı. Camii’nin bahçesine sığmadı. Benden başka bir yakını olmadığı için tüm defin işlemlerini ben hallettim. Mermerciyle de konuştum, yakında güzel bir mezar taşı yaptıracağım.

Şu an oturmuş bunları yazarken Muhip’in gözleriyle bana demek istediği şeyi düşünüyorum, aklıma tek bir şey geliyor: “Yaşamayı unutuyorum.” ya da “Yaşamayı unuttum.” Mezar taşına bunu yazdırmalıyım, evet. “Muhip Ziyaoğlu, Doğum: resmi kayıtlara göre 62 senesi Bir Ocak, Ölüm: onun zaman anlayışına göre güneş doğmaya yüz tutmuşken.” Ve tüm bunların üstünde “Yaşamayı Unuttum.”

Not: Yayınevimiz yakında Muhip Ziyaoğlu anısına Beyoğlu’ndaki binamızda bir sergi düzenleyecek katılım herkese açıktır.

… Dergisi Genel Yayın Yönetmeni A…Azizoğlu 

Asım Enes Eraydın

1 yorum

  1. Tüm dünya insanlarının yaşamsal fonksiyonlarını yavaş yavaş “unutuyor olduğu/ unuttuğu” şu günlerde okuduğum etkileyici öykülerden biriydi. Biraz uzağımızdan bizlere tutulmuş bir ayna gibi … Ellerine sağlık Asım.

    Beğen

Yorum bırakın