Çağrılmışlardı
Köklerin epridiği tarih kitaplarından çıkıp geldiler
Günler gibi geldiler gözüpek mevsimlerle
Bir akşamda ya da bir gündüz vakti
Bir rüyada geldiler başka bir rüya içre
Bir şairi unutmayı düşünen iktidar ateşinde pişen tarihte geldiler
Kazmalar çıkarıldı ve sıcak toprak okşandı
Sonra güneş istediler, saatleri durmuştu
Yusuf’u kuyudan çıkardılar
Kağıt istedim, kum getirdiler
Gövdemden kumlara isimler sızmış görmediler
Yaralarını sarıyorlardı
merhametten çevreleriyle
Tek düze ve çakılgan her gün düşüyordu kuyuya Yusuf
Solu dediler yazıda kalmasından korktuklarını
Gebe havaya yeis çiçekleri soluttular
Acılarla dolu kaçışlarımı kestiler
Yürüyen bir kabir gibi eşya ile kalakaldım
Günler cebimdeki delikten kumlara dökülmüş
Güneşin uykusuzluğu ile bir volkanın uzun gecesi arasında
Yüzüm irinlerle doldurduğum bir yara
kumlar bir fısıltı olmuş
yaralardan koparılma
Ölmeye çalışan bir çınarı gördüm orada
Karamsı uçuşuna ağlayan bir kartalı
Ovalarda, çadır gölgelerinde, bağırsak fallarında zamin kaderini arayan komutanı
Derpiş etmek şansımız olacak mı bilmem
Ağaç köklerinden leziz yemeklerin yendiği
ısmarlama akşamları
Bir ninniyi heceliyorum durmadan
Ne kadar kutsadımsa yalnızlığımın kargaşasını
İşte o kadar yalnız olmadım
Yürüdüğüm yol benle yürüdü
Zamanın kenarına iliştirilen
vatan dedikleri şey kalktı yürüdü
İnsan dedikleri unutuş yürüdü
Bilmem nereden nereye uzanan yolda
Yol yürüdü
Ben kentleri ve uzamı geçtim
Çağların bedenine huzursuzluğun bakır bakraçlarına yürüdüm
Yalnızca kocamış dünyanın iniltisine kandım deseydim
Avcıların üzerimde açtığı yaralar ele verirdi
Ben insana kandım dünyaya yürüdüm
Lekelendi garabeti garabetle buluşturan sahra
Böyle bir tarihe elimde yarı ısırılmış bir elmayla
Hep özlemle ve hatırlama ümidiyle düştüm
Duruyor selam diye halkıma verdiğim gökyüzü
Güneşin bir bomba, bir tüfenk gibi saldıran ışıkları duruyor
Evsizlik geçiyor gözlerimin altından
Hissediyorum derinden bir daha
Buralı değilim!
Işık köklerime saldırıyor her sabah
Yaşken eğildiğim yerden doğrulamıyorum
Avuçlarımda memleketim titriyor
Hatırlıyor musun bilmem
Bir sözcüğe indirgenip soframıza sunulan
Devrim sözünü nasıl yediğimizi
İsyan buharıyla örtülü tarih
Çamurlu kazanlarda kaynatılan katranla
yağlanan urgan
Değiştirmiyor çehremi
Neden kederle kedere doğuyor insan?
Ve yeryüzü taşırken seni mezarına
İki ırmak bırakıyorsun aşkına
İki kez dökülmüş kalıplara akarken candan
Bilmem nereden nereye uzanan yolda
Yol yürümüş
Yol iki kez dökülmüş kanından
Öldün işte
Kayıp değilsin
Ama kim görmüş piyasanın rahminde
Kirlenerek nasıl arınıyorsa cevaplarım sildiğim bir kitabın kapağında
Umrunda olmasın
Mevsimlerin içine biriktirdiklerine bak
Nasıl dostane başladıklarına istilaya
Sor
Nasıl ve nereden sızdın
Cellatla kurbanın boynu arasına
Nasıl zincire dönüştü ilim
Ve memleketin külden bir omurgaya
Ve şehri ben yazdım karanfille
Bungun tarihin diriltmek için beklettiği
mumya tabutlarına
Nasıl olgunlaşıyorsa kelime dilde
Fakat nasıl can veriyorsa farklara
Öyle yazdım kayıp çağların kanıyla
İklimlerin erişemediği kumlara
Muhammet Karabacak
Görsel: Kalandar Soğuğu (2016)