Kendimize Ait Bir Oda Bizi Daha Feminist Yapar Mı?

“Dünya erkeğe dediği gibi kadına da istersen yaz, beni hiç ilgilendirmiyor demiyordu. Dünya kaba bir kahkahayla, yazmak mı diyordu. Yazmak senin neyine? “

Virginia Woolf’un “Kadınlar ve Kurmaca” konusu üzerindeki perspektifini belirttiği Kendine Ait Bir Oda, temelinde kadının özgürlüğünü bizzat bireyselliğe bağlayan feministlerin başucu kitaplarından biridir. Kitabın kendine ait bir odayla ilgili olan kısmında, bahsedilenin yanında bir de bir miktar paraya sahip olmak; Virgina Woolf için erkekler gibi olmasa da kısmen özgürce yazmanın ilk adımıdır. Küçük ve maddi detaylar gibi gözükse de aslında bir kadın sahip olduğunda ona çok önemli bir konum bahşeden bu ikili; Woolf’un kendi döneminde birçok kadının sahip olamadığı bir lükstür. Tam da bu sebepten dolayı Woolf, kitaptaki kurmacası boyunca kendisine miras kalan parayı nasıl yönettiğinden bahsediyor ve bu yönetim altında yazmaya nasıl imkânlar bulduğunu da ekliyor.

Kendi kurmacasında Oxbridge’e yaptığı ziyaret esnasında; erkeklerin şarap, kadınların ise su içtiğini gördükten sonra “Fakirlik kurmacayı nasıl etkiliyordu?” diyerek o dönemin ve öncesinin kadınlara maddi olarak tanıdığı imkanları sorgulamaya başlamıştır. Peki, diğer koşullar henüz sağlanmadan, yalnızca kendimize ait bir odada erkekler gibi yazmamız; ve hatta erkekler ne düşünür diye kaygılanmadan yazmamız bizi daha feminist yapar mı?

Soruyu cevaplamadan önce, aslında sorunun niteliğinin belirli dönemlerde feminizmin neleri amaçladığına ve Woolf’un hangi amacında daha hassas olduğuna göre değiştiğini belirtmekte fayda var. Virginia Woolf, kendi döneminde (19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın ilk yarısı)  eğitimli bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş, çevresindeki diğer kız çocuklarının aksine babasının kütüphanesinde eğitim alabilmiştir. Büyüdükçe yazmaya olan ilgisinin de farkına vardığında doğal olarak edebiyat alanında çalışmış, feminizm algısı bu alanda daha hassas bir şekilde oturmaya başlamıştır. Woolf’un yazmaya olan isteği doğrultusunda, kendisine ait bir oda ve biraz para, isteği önündeki engellerin çoğunu kaldıracağı için yazmaya ilgili olan bir erkekle neredeyse aynı konuma gelecektir. İki cinsiyet arası koşulların gittikçe daha eşit olması, evet yazarı “daha feminist” yapar, fakat yine de bu eşitlik aynı sonuçları vermeyebilir. Kendi engellerini önünden kaldırması ve kaldırmak için gerekli olan her şeyi bir nebze sağlayabilmesi, onun fikirlerini bilinç akışı tekniği ile yazdığı bu eserde paylaşmasına imkan vermiştir.

Kendine Ait Bir Oda, bu sorgulamada gelmiş geçmiş en başarılı örneklerden biri olan Shakespeare’in hayali kız kardeşi örneğini vermiştir.

Woolf, Shakespeare’in kız kardeşi olarak hayali bir karakter tanımlar: Judiht. Judith, eğer var olsaydı ve tıpkı ağabeyi gibi yazmaya meraklı olsaydı, onun kadar başarılı olabilir miydi? Muhtemelen hayır. Çünkü bir kadın olarak bulunduğu koşullar yazmaya ne kadar meraklı olursa olsun karşısına çeşitli engeller çıkarır ve en sonunda hayatını yazmaya adamasını engellerdi.  

“Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı –ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip gece yarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözlere, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğrendi ve böylece –bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? –bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.”

Bu satırlarda da anlatıldığı gibi, doğuştan sahip olamadığı eşitlik sebebiyle Judith ağabeyi gibi bir yazar olamıyor ve bu yolda denediği şeyler onu bir çıkmaza sürüklüyor. Örnekte de görüyoruz ki kendisine ait bir odası bile olsa, Judith babasının kalbini kırmamak için evden kaçtığında bu özgürlüğünü de kaybediyor.

Bu örneğin sorumla alakasına gelecek olursak; kendimize ait bir oda, bizi bazı durumlarda feminist ya da daha feminist yapar. Fakat yaşadığımız hayatların bir erkeğin hayatı ile arasındaki fark ne kadar açılırsa, daha feminist olmamızın hiçbir önemi kalmaz. Judith, babasının evinde kalsaydı ağabeyi ile aynı maddi seviyede olabilir, her sabah ve akşam aynı yemekleri yiyebilir, aynı konfor alanında yaşayabilir ve hatta belki belirli imkanlarda benzer eğitimi alabilirdi. Fakat ebeveynlerinin ikisi de, tıpkı ağabeyinin yaptığı gibi Judith’in de yazı yazmasına, bu alandaki başarılarını yayınlanmış hale getirmesine izin vermezdi. Buradan şunu anlıyoruz ki Judith bazı konularda ağabeyi ile eşit olacakken bazılarında çok farklı bir şekilde engellenecekti. Doğal olarak tüm bu soruların cevabını, yaşadığımız hayatın bir erkeğin hayatına; eğer inanıyorsak “kaderimizin” bir erkeğin kaderine ne kadar yaklaştığını düşünerek ele almalıyız.

Gerçek feminizm tanımı, kelime kökünün ironisine rağmen aslında yalnızca bir adalet çığlığıdır. Bu çığlık kimi zaman aşırıya kaçıp, dengelerin ifadelerinde sorunlar ortaya çıkarsa bile feminizme bir slogan, bahane ya da savunma aracı olarak değil; cinsiyetler (ya da cinsiyetsizlikler) arası eşitliğe duyulan ihtiyaç olarak bakılmalıdır. Böyle bir ihtiyaçta biraz umudun da yer almadığını iddia etmek son derece yanlış olur, çünkü ortada adalete dair bir “umut” olmasaydı, böyle bir çığlık hiç atılmazdı.

Yaren Coşkun

Yorum bırakın