Epilog

Doğmak eşsiz bir fırsattır

Gaspar Noe, Climax

Kırmızı kumaşları Nadide Hanım’ın kana karışmıştı. Öyle lime lime olmuş ve gözlerden ırak kalmıştı ki, kimsenin şahit olmayışından yararlanarak kumaşın asla bürünemeyeceği bir hale gelmiş, sıvılaşmıştı. Yaz akşamları, şehre karanlık çöktükten sonra her hanenin kendi müziği olurdu, Aylin teyzeler Zeki Müren dinledi, Faruk Amca Sultan-ı Yegah’ı başa sarıp sarıp tekrar dinlerdi, sanırım o anda bizim evimizden Still Got The Blues sesleri yükseliyordu, ben severim diye açmıştı Yaren. Bunun dışında duyulan tek şey, yine bu seslerin kat aralarında, pencerelerin ardında birbirine çarpmasından doğan kakafonilerdi. Bir komşumuz vardı ki sürekli Bülent Ortaçgil dinlerdi, akşamı falan da kollamazdı. Ezan sesi ve onun Ortaçgil’i sabahtan yatsıya duyulabilirdi ama dediğim gibi diğer sakinleri apartmanın sadece yaz akşamları, karanlık çökünce şarkılarını açardı, bu yazılmamış, kimsenin üstüne konuşmadığı bir gelenekti. Yaren komşuların hiçbirinin ismini bilmezdi, bense hemen herkesi tanırdım. İşte bir yaz akşamı yine şarkılar birbirine girerken, işitmediğimiz bir tabanca patladı ve Nadide Hanım teyzenin bağırsaklarını, göğsünü parçaladı. Birkaç gün sonra fark ettik, polisler geldi, hepimizle tek tek konuştular, değişik kıyafetleriyle özel departmanlardan gelen görevliler evi inceledi, örnekler aldılar. Nadide Hanım Teyzeyi yakından tanıyan birkaç komşusuyla uzun uzun konuştular, ne olmuş olabilir kim öldürmüş olabilir, kim bu yaşlı kadıncağızdan ne istemiş olabilir… Nadide Hanım Teyze altmış yaşlarında, saçlarının aklarını boyalarla kapatırdı, dudakları kırmızı teni bir ölü gibi beyaz, gözlerinin üstünde hep bir güneş gözlüğü, onun şarkısını hiç duymazdık, bize en yakın dairede olmasına rağmen ne şarkısını duyduk ne de onu paramparça eden mermilerin silahtan çıkarken çıkardıkları sesi. Artık duyabildiğimiz tek şey Nadide Hanım Teyzenin kızıl kumaşlarına karışmış kızıl kanın Nadide Hanım Teyzeden aldığı canın geride bıraktığı sessizlik. Olayın açığa çıkmasından sonra bir iki gün apartmanda hiç müzik çalmadı, herkes bu sessizliği dinledi. Nadide Hanım’ı kimin öldürdüğüyse, en azından benim bildiğim kadarıyla hala açığa çıkartılmadı, şüpheli birkaç isim olduğu duyuldu ancak ne kadar gerçek ne kadar uydurma bilmiyorum, insanlar böyle şeyleri uydurmaktan garip bir zevk alır bilirsiniz. Neyse, Allah taksiratını affetsin, herhalde iyi kadındı bu Nadide Hanım Teyze, bana her yaşlı çok iyi bir insanmış gibi gelir, öyle güçsüz öyle savunmasızdır ki yaşlılar, huzurlarını korumak için huzurlu davranmak zorundadırlar. Allah katilin belasını versin ama polisiyenin de belasını versin, Nadide Hanım Teyzeyi kim öldürmüş diye araştırmadım herhalde sadece aşık olmuştum.

Yaren o sıralar deli gibi içiyordu. Bira, şarap, viski, vodka ne bulursa içiyordu, zevkleri yoku, gustoluk taslamıyordu, zevk için içmiyordu. Sanki yaşadığı her şeyi ya da varolmanın kendisini karaciğeriyle sembolize ediyor ve tüm bu çaba ve yorgunluktan ne kadar nefret ettiğini göstermek adına sürekli içiyordu. Birlikteliğimiz sırasında Yaren’in su içtiğine şahit olmadım ama o da benim kaval çaldığıma şahit olmadı. Herkesin gizemleri vardır, güneş doğduktan sonra sokakları süpüren belediye çalışanlarının bile gizleri vardır. Yaren’in giziyse her şeye rağmen hala bu kadar sağlıklı olması ve bu nefretinin kaynağının belirsizliğiydi. Sorgulamadım, neden nefret ettiğini bilmek istemedim belki de emin değilim. Çocukken daha meraklı bir insandım, şu an sadece her şeyi izleyen ama asla sorgulamayan biriyim. Yaren’in yanına Nadide Hanım’ın cesedi bulunmadan on gün önce yerleştim, cesedin bulunmasından beş gün sonra ayrıldım. On beş gün içinde binadaki hemen hemen herkesle tanıştım. Binanın altında lokal gibi küçük bir yer vardı, binanın erkekleri çay demleyip akşama kadar orada muhabbet ediyorlardı. Binanın kadınlarıyla genelde asansörde karşılaştım. Asansör sonradan yaptırılmış, merdivenin ortasına yerleştirilmişti. Kadınların hepsi Yaren’i tanıyordu, Yaren’de kaldığımı öğrenince öv öv bitiremiyorlardı. Bir keresinde Yaren merdiven yıkamlarına yardım etmiş, sonra da halıları binanın girişindeki küçük bahçenin beton kısmına serip yıkamışlar, arkaya da müzik açmışlar. Herkese neşe saçmış Yaren, çok da iyi dans ediyormuş, kıvrak kız he diyip hınzır hınzır gülüyorlardı. Aylin Teyze o gün çektiği fotoğrafları da gösterdi bana, Yaren’nin kafasında çiçek desenli bir tülbent var perçemleriyle topuzunu birbirinden ayıracak şekilde kafasının ortasında duruyor, tamamen dekoratif olduğunu düşünüyorum. Bir keresinde de yalvarmışlar yakarmışlar da hamama götürememişler, oysa çok istiyormuşlar. Huysuz ama bir şeyi istemiyorsa da asla ikna edemezsin diyorlardı. Ben bunları Yaren’e anlatınca hı hangisi Aylindi? diye soruyor, eğer muhabbeti bir şey bölerse asla tekrar sormuyordu. Apartmandaki kadınların Yaren’e olan sevgisi onu biraz neşelendirir diye düşünüyordum ama nafile hava durumunu anlatıyormuşum gibi dinliyor ve hm okey diye geçiştiriyordu. Yaren öğlen bire ikiye kadar uyurdu, uyandıktan sonra da bir iki saat temizlik yapardı, yardım etmemi istemezdi. Ben on gibi uyanırsam öğlen üçe dörde kadar ya şehirde gezinirdim ya da lokalde amcalarla muhabbet ederdim. Sürekli işlerinden ya da askerliklerinden bahsederlerdi. Ben Urfa’ya askere gittiğimde, Urfa’nın vatan toprağı olduğunu bilmiyordum, biz tapuda memurken Özal falanca kanunu getirdi de şöyle oldu, benim rahmetli babam da havacıymış, İzmir’de yapmış. Bana askerliği soruyorlardı, okuyorum deyince de aman canım şimdi askerlik mi kaldı, sen bitirinceye zorunlu askerlik de kalkar diyorlardı.

Binada Yaren dışında hiç genç yoktu, hatta orta yaşlı bile yoktu. Apartman pratikte bir huzurevi gibiydi. Yaren yaşlılarla yaşamaktan mutluydu, her ne kadar sert ve duygusuz görünse de kendi jenerasyonunda hissettiği umursamazlık, patavatsızlık, yaşama sevinci ve yaşam enerjisinden nefret ediyordu. Yaşlılara karşıysa daha anlayışlıydı, sanki onlardan çok önce doğmuş ve ölmüş biri gibi onların ilk yaşlılık tecrübelerini izleyip bu umutsuz ve faydasız çabalarına bir merhamet besliyordu. Ancak onlarla da çok içli dışlı olmuyor nadiren aralarına karışıyor, onlarla biraz vakit geçiriyor sonrasında yine evine çekiliyor ve deliler gibi içiyordu. Onu düşündükçe bir insan nasıl bu kadar az yiyerek ve hiç su içmeyerek yaşar diye sorguluyorum ister istemez. Yaren’i gülerken ya da mutlu hatırladığım anılar hep bir filmden aklımda yer etmiş gibi, çok içten ve sahici duygular uyandırsa da bende, sanki yaşadıklarımız daha depresif anılardı gibi hissediyorum, belki o Yaren benim hatırlamak istediğim Yaren ve ben bir şekilde kendime dahi hissettirmeden bu anıları uydurdum ve onlara inanıyorum.

Bu kadar umursamaz bir insan temizliğe neden bu kadar önem verir pek anlamıyordum ama Yaren’in önem verdiği ve önem verdiği için kendisiyle çeliştiğini düşündüğü şeyler vardı. Bunlardan birisi romantik filmleri izlerken ağlaması, diğeri benle yalnız kaldığı zamanlar huzurlu hissetmesi, sokaktaki hayvanlara yem verdiği zamanlarda kediler ona sürtünürken duyduğu mutluluk… Yaren bu tarz şeyleri olumsuzladığı hayatla kurduğu olumlu bağlantılar olarak görüyordu ve kendisiyle çeliştiğini düşünerek bunları hissettiği anları iyice saklamaya çalışıyor ya da başkası ona hatırlattığında öyle mi olmuş, sarhoştum herhalde ya diye geçiştiriyordu.

Benim diş fırçalarken sürekli diş etim kanardı, güneşe uzun süre bakamazdım gözlerimi yorardı, doğru düzgün uyuyamazdım, horlarsam da rahatsız edersem diye uykuya kaptırmamaya çalışırdım kendimi, bu yüzden hep yorgun olurdum; Yaren’in de bacaklarında sürekli ezikler, çürükler, yaralar çıkardı, kendi saç rengini beğenmezdi dipleri uzayıp da boyasının bütünlüğünü bozunca canı sıkılırdı, bazen sırt üstü yatınca horlamaya benzer kısa kesik sesler çıkartırdı, hüzünlü bir şarkı dinlerse hemencecik ağlar, diğer şarkı neşeliyse ağlamaya devam ederek kahkahalar atardı, onu hem ağlar hem gülerken hatırlıyorum çokça. Bunları görmek insan olduğumuzu hatırlatırdı bana, apartmanda son yıllarını yaşamaya çalışan insanlar gibi savunmasız olduğumuzu, insan gençken hiç ölmeyecek sanır kendini, bu büyük bir aptallıktır.

Ben yalnız kaldığımda garip şeyler düşünürdüm, Allah varsa bizi niye yarattı yoksa niye varolduk diye sorardım. İnsanın varlığının anlamsızlığı beni üzerdi, ölmekten ya da unutulmaktan korkardım; Yaren de varlığımızın bir anlamı olmadığını düşünürdü, bu yüzden yokluğumuzun da anlamsız olacağını söyler ve ölmekten ya da unutulmaktan korkmazdı, ben o kadar cesur değilim.

Nadide Teyze’nin kanla kaplı evinin kapısını gördüğümüzün bir yıl sonrasında yine o şehirdeydim, tarihleri pek net hatırlayamadığım için bir yıl sonrası diye kestirip attım ama daha fazla zaman da geçmiş olabilir üstünden. Yaren’i aramadan kapısına gittim, arasam açmazdı diye düşündüm, çünkü numaramı değiştirmiştim ve tanımadığı bir numarayı açmak istemezdi muhtemelen. Nadide Hanım’ın katili bulundu mu diye soramamıştım kimseye ama Cezmi Amca bir roman yazıyormuş, polisiye rahmetli Nadide Hanım rüyalarıma giriyor, o yüzden yazıyorum dedi. Katil belli mi diye sordum. Onun dışında pek farklı şeyler duymadım, erkekler hala askerlikten ve işlerinden bahsediyorlardı. Geçen yaz bütün apartman tatile gitmişler, yazlık kiralamışlar orayı anlattılar bana, keşke Yaren kızımızla siz de gelseydiniz diye de eklediler, keşke haberimiz olsaydı dedim. Sonrasında Yaren’in evine gittim ama kapıyı kimse açmadı, Aylin teyzeleri gördüm, Yaren’i sordum, biz tatile giderken sana gideceğini söyledi kapıyı kilitledi gitti, bir daha da görmedik dediler, sana gelmedi mi yoksa diye sordular. Geldi geldi de yakın zamanda dönmüş olması lazım Allah Allah deyiverdim.

Çevredeki kafelerde, Yaren’in aradaşlarının çalıştığı dükkanlarda gezindim. Bak bunu bıraktı diye renkli renkli gömleklerini, tişörtlerini bilekliklerini gösterdiler, duvarda asılı çizimleri, sağda solda şunu şöyle yapsanız ne iyi olur diye verdiği fikirleri vardı. Geniş yapraklı bitkiler, kedi köpekler için su ve mama kapları, iki koltuğun arasına eski bir plak çalar, akortu otuz yıldır yapılmamış bir duvar piyanosu, yeşile boyanmış bir duvar, saçları gibi bakır renginde kapı kulpları, bir daha gelmem belki diye bir not benim adıma bırakılmış, uyumadığımız yaz akşamları, izlediğimiz filmlerin afişleri, balkonundan görünen sokak lambalarının yapay gölün üzerinde uzanan yansımaları, üstlerine desenler çizilmiş bira şişeleri… kimseye nerede bu kız gören bilen yok mu diye sormadım, herkese benim yanıma gideceğini söylemiş, evet ya o İstanbul’da, ben birkaç iş için geldim diye yalan söyledim. Hale’yi ziyaret ettim en son, nerede kaldın diye soruverdi, bir şeyler hazırladı, anlamadığım bir uğraş içindeydi. En son taşıma çantasıyla içi ıvır zıvır dolu bir paketle geldi, al diye elime tutuşturdu. Yaren gelip alacağını söyledi, o yokken sen bakacakmışsın. Yaren’in kedisinin adını hatırlamıyordum. Trende minnoş, pırpır, maşuk, pisi, papyon, tekir, yuyu aklıma ne geliyorsa seslendim kediye hiçbirine tepki vermedi. Eve dönmeden kedi kumu aldım, mama aldım, Hale sevdiği mamayı söylemişti ondan aldım. Gece yanımda yattı, sabah telefona bakarken kafasıyla telefonu tuttuğum elime sürünüyordu. Artık kedim vardı. Hale’nin verdiği ıvır zıvırın içinde bir battaniye ve iki bol erkek tişörtü buldum, yıkanmamışlardı, toz ve Yaren kokuyorlardı. Tişörtlerin birini giyindim, battaniyeyi kedi için yere serdim. O gece kedi yanımda uyumadı, battaniyede yattı. Ben hiç uyumadım. Yaren uyudu mu bilmiyorum.

Asım Eraydın

Dragos/2020           

Yorum bırakın