Sansürün Anavatanı İran’da İslam Devrimi Öncesi ve Sonrası Sinema

Sinema siyasal, kültürel ve sosyal değişimlerden tamamen bağımsız şekilde değerlendirilemez. İran Sineması ülkede yaşanan radikal değişimlere rağmen mücadelesini sürdürmüş ve kendi sinema kültürünü yaratabilmiştir. Küçük insanların çarpıcı hikâyelerinin anlatıldığı İran Sineması, devrimden önce daha çok ideolojik bir araç olarak kullanılmasına rağmen devrimden sonra yeni ve kendine has bir kültürle sinema dünyasında yerini almıştır. İran Sineması’nın evrimi bir tercih değil bir zorunluluktur, çizilen sınırlar içerisinde gerçekten değerli bir ürün ortaya koymak isteyen İranlı sinemacılar anlatım tarzlarıyla, işlediği konularla ve filmlerindeki doğallıkla diğer ulusal sinemacılardan ayrışır.

İran’da sinemanın doğuşu özgürleşme hareketlerini önemseyen Şah Rıza Pehlevi dönemine denk geliyor. Pehlevi, sinemayı bir propaganda aracı olarak gördüğünden destekliyor, günümüzde reklamların izlendiği film başlangıçlarında rejimini öven görüntüler izletiyordu. Modernleşme hareketleri kapsamında yeni uygulamalarını filmler aracılığıyla topluma kabullendirmeye çalışıyordu. Örneğin, İran Sineması’nın ilk filmi ‘Lor Kızı’nda başörtüsüne izin vermeyerek topluma bilinçaltından ülkemizde başörtüsünün yeri yok mesajı vermiştir. Rıza Pehlevi ve Adolf Hitler, iyi ilişkiler içinde olduklarından dönemin İran sinemalarında sıkça Alman filmleri gösteriliyordu. Bu durum, uluslararası ilişkilerin sinema üzerindeki etkisini de gözler önüne sermektedir. Babası Rıza Pehlevi’yi deviren Muhammed Rıza Pehlevi rejimiyle beraber Alman Filmleri yerini Rus Filmleri’ne bıraktı. Devam eden süreçte tüm dünyada olduğu gibi İran’da da Hollywood sineması hâkim oldu. 1950’lere gelindiğinde tüm dünyada artan demokratikleşme hareketleri İran’ı da etkiledi. Yapılan seçimler sonucu Muhammed Sıddık başbakan olurken bu değişim İran Sineması’nı da derinden etkilemiş, vatansever filmler ön plana çıkmıştı. 1953 yılında yapılan darbeyle tekrar başa geçen Muhammed Rıza Pehlevi ağır sansür uygulamaya başladı. Filmlerde rejimi eleştirmenin olanaksızlığı ve sınıflar arası farklılıkların konu edilmesinin yasak olması, dönemin sinemacılarını alternatif yollar bulmaya mecbur etti. Öyle ki İran Sinemasının mihenk taşlarından biri olan, 1969 yılında gösterime giren “İnek” filminin başlangıcında “Filmde geçen olaylar elli yıl öncesinin İran’ında gerçekleşmiştir” yazısı gösterildi. İran da film yapımlarının artmaya başladığı bu dönemde bir grup aşırı İslamcı sinemanın şirk olduğunu söyleyerek ünlü Rex Sinemasını yaktı. Aşırı İslamcı bu grup, yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu ve sinemacıların karakterler yaratarak Allah’a şirk koştuğunu iddia ediyorlardı. Yüzlerce kişinin ölümüne neden olan Rex Sineması yangını, sinemacılara ve izleyicilerine açık bir mesajdı. Takvim yaprakları 1 Nisan 1979’u gösterdiğinde gerçekleşen ve sadece yönetimsel olarak değil kültürel olarak da bir devrim olarak kabul edilebilecek İslam Devrimi, İran Sineması’nda bir çağ açıp bir çağ kapattı.

Rex Sineması, 1978

Devrimden sonra İran Sineması husunda ortaya atılan iki temel görüş vardır; “Devrim sinemayı yok etti.”, “Devrimden sonra yeni bir sinema doğdu.” Devrim sonrası filmlerin bir süreliğine yasaklanması ve yönetmenlerin yurt dışına kaçması, kimileri tarafından İran’da sinemanın yok oluşu olarak yorumlanır. Zira, devrim sonrası filmlere çok daha ağır sansür uygulanmaya başlandı. Filmlerin İslamiyet’e uygunluğunu değerlendiren bir heyet oluşturuldu ve bu sayede kaçınılmaz olarak İslami konular işleyen filmlerin sayısı arttı. Aynı dönemde her ölüm bir doğumdur anlayışıyla ortaya çıkan, ana akım sinemaya benzemeyen, kendine has bir dili olan yeni bir sinema anlayışının temelleri atıldı. Yeni İran Sineması, minimalist bir gerçeklik üzerinden sinemaya aktarılan hikayelerle birlikte karakter çözümlemelerini öne çıkaran varoluşçu bir anlayış üzerine temellendirildi. Din olgusuna dayalı şekilde ölüm, hayat, aşk gibi kavramlar sinemaya daha önce hiç olmadığı kadar doğal şekilde aktarıldı. İran yapımı filmleri izlerken insan film izlediğini unutup, muhteşem doğallığın arasında kayboluyor. Sanki film izlemiyormuşsunuz, bir yere kamera koyulmuş o insanların günlük hayatlarına, başlarına gelen hadiselere şahitlik ediyormuş gibi hissediyorsunuz. Filmlerdeki amatör oyuncu sayısının profesyonel oyuncu sayısından fazla olması hem bütçe yetersizliği, hem doğallığı bozmama arzusu ile açıklanabilir. Doğallığı en ön planda tutan İranlı yönetmenler, bu konuda ün yapmış Fransız ve İtalyan yönetmenlerin bile önünde gösterilmektedir. Film senaryolarının felsefi metinler üzerinden şekillenmesi varoluşsal meseleleri bolca konu edinmesi nedeniyle İran yapımı filmler izleyenlerini iç hesaplaşmalara sürükler. Farklı alanlarda, düşünsel olarak değerlendirilebilecek bu filmler izleyicilerini karakterle beraber bir yolculuğa çıkarır. Ortalama iki saat süren bu yolculuk sonrasında izleyici özellikle hayata dair önemli şeyler öğrendiğini hisseder. Örneğin ‘Cennetin Rengi’ filmini izledikten sonra vay be ne güzel filmmiş diyerek hayatınıza devam edemeyebilirsiniz. Film boyunca karakterle kurulan o güçlü bağ, onu kolayca unutmanıza izin vermez. Öyle ki, filmi izledikten sonra İran sokaklarında görme engelli Muhammed’e rastlayabileceğinizi düşünürsünüz.

Color of Paradise, Mecid Mecidi (1999)

Zamanla filmlerin konusu çeşitlense de egemen güç tarafından çizilen sınırlar içerisinde kalmak, İranlı yönetmenlerin potansiyellerini tam olarak gösterememesine neden olduğu yadsınamaz. Hâlâ yoğun şekilde sansür uygulanmasına rağmen sinemacılar sınırların dışına çıkabilmek için çetin bir mücadele veriyor. Pes etmeyen yönetmenlerden biri olan Jafar Panahi İranlı kadınların stadyumlarda futbol maçı izlemesinin yasak olduğu İran’da ‘Offside’ adında bir film çekti. Bir grup kadının erkek kılığına girerek stadyumda maç izleme macerasını konu alan film devlet otoriteleri tarafından uygun bulunmayarak “Millî güvenlik ve rejim aleyhine” çalıştığı iddiasıyla gösterimden kaldırıldı ve Jafar Panahi’ye 6 yıl ev hapsi cezasına ek 20 yıl film çekmeme cezası verildi. Jafar Panahi’nin ev hapsi süresince telefonundan çektiği “This Is Not a Film” adlı belgesel, kekin içerisine saklanmış bir bellekle birlikte Cannes’a gönderildi. Jafar Panahi’nin her şeye rağmen üretme çabası, imkânsızlıklarla boğuşan binlerce gence örnek olacak cinsten. Asgar Ferhadi’nin yanı sıra Abbas Kiyarüstemi, Mecid Mecidi,Samira Makhmalbaf gibi isimler İran Sineması’nın dünyaya açılan pencereleri olarak görülür. Bu yönetmenlerin uluslararası alanda bu denli kabul görmesi ve ödüller alması şüphesiz İranlı genç yönetmenlere de cesaret vermektedir.

Offside, Jafar Panahi (2006)
This is Not A Film, Jafar Panahi (2011)

İslam Devrimi öncesi sinema, dönemin liderleri tarafından ideolojilerini halka daha etkin bir yolla anlatabilmek ve kabullendirebilmek için kullanılıyordu. O dönemde sinema sadece bir araçtı ve yönetenler sinemacıları kukla gibi kullanan şahlar, başbakanlardı. Kitleleri etkilemenin en güzel yolu olan sinema, devleti yönetenlerin değil, filmi yönetenlerin kontrolü altında kalsaydı, çok daha özgün bir dünya film mirası olabilirdi belki de. Devrim sonrası oluşan Yeni İran Sineması ise sinema dünyasında bir çığır açtı diyebiliriz. Olaylara değil duygulara yer verilen, bir çocuğun gülümsemesindeki zenginliği kalbimize nakış gibi işleyebilen yönetmenler tüm dünya tarafından takdirle karşılanmakta ve İran Sineması gün be gün değerini artırmaktadır.

Hamza Aras

Yorum bırakın