Madem ki yanılmışız. Kaşla göz arasında hepten dönüşüveririz o gıcık yaratığa. Yirmi yaşını geride bıraktıktan sonra suratımızda kalan tek şey budur. Bir hata. Suratımız bir hatadan ibarettir.
Şehri boydan boya katedediriz bir yandan da koltukaltımızdan terleriz ara sıra, özellikle yaz olduğunda. Kurumların yakınlarına gelindiğinde tehditler savrulur, son bir ağzı dalaşı ve herkes kaybolur. Metro herkesi ve her şeyi yutar: uzun bir esrimeyle; simsiyah takım elbiseleri, mini etekli güzel kadınları, çirkinleri, çorapları gece gibi kara, bir irin gibi pis ayakları, aşınmak nedir bilmez cinsel organları, adlarımızı, yasal olmayan kürtajları -çirkin kitap kapakları gibi özensiz- eski hayatlarımdan kalma saklı bir kibir gibi dışavurulsa hırt olanı… İşte bunların hepsini… Apaçık, sarılmış ve çok yakın yürüyen merdivenlerden kaçırtır. Kalkışılır ve tüm hattı doldurur bir gaz. Saat akşamın altısı ve cepte iki ekmek parasına bir binişlik dönüş bileti. Sancı için sadece 45 dakika, bilmem neyin peşinden giderek o her yerden kaçma arzusu. Bir serçenin komar yaprağına konuşunu duyarım.Koca kentte bu sesten başka hiçbir şey yoktur Sonra onu dinlemekten vazgeçer, dalyaraklara mahsus baş dönmesi arayışına çıkarım. Erotik ve yırtıcı bulunurum. Kollar uzanır bana, belin -zifin kafulları gibi sapkın- çıkmaz aklımdan. Hayatın amansız gözlenmesi… Özürler icat olunur, gençken olası ateşi yaktığımda gözüm korkmazdı yanmaktan. İstanbul’u anlatırsın yine, ellerimle yüzümü kaparım.
Muhammet Karabacak