İnsan zihnini ve insan yaşamı derinden etkileyen aşk kavramını kendi içimizde kimi zaman soruyoruz. Fakat bu soruyu felsefeye ya da filozoflara yönelttiğimizde aslında çok farklı bir durumla karşılaşıyoruz ve artık o kendi içimizde sorduğumuz aşk daha sistematik bir hal almaya başlıyor. Bu kavram kimisi için soyut bir isim, kimisi için gerçek ya da mantıksal herhangi bir şeye bağlı olmayan bir kelimedir. Kimileri için ise aşk, onun tarafından dokunulduğunda varlığımızı, benliğimizi ve dünyamızı neredeyse geri dönülemez şekilde etkileyen bir araçtır. Bu aşkı tarif etmeye kalktığımızda, onu analiz etmeye çalışanların yanı sıra bu kavramı tarifi yapılamayacak diyarlara götürenler ile karşılaşırız.
Aşk kavramının cinsel boyutunun yanı sıra bu kavrama felsefi tutumla baktığımızda; epistomoloji, metafizik, din, insan doğası politika ve etik ile de beraber, aşkın bu çeşitli alt disiplinleri de aşarak ilerlediğini görebiliyoruz. Fakat bu aşk, insan doğasına ve insan arzusuna daha yüksek ölçüde değiniyor diğer alt disiplinler aslında bunun peşinden geliyor bir anlamda. Felsefede aşka yönelik tartışmalar öncelikle aşkın doğasına yönelik birtakım mantıksal sorularla başlıyor. Örneğin bizler sevgilimizi sevdiğimiz gibi annemizi ya da çocuğumuzu sevemiyoruz. Sevme biçimlerimiz görünüşte birçok farkla karşımıza çıkıyor. Bu anlamda da aşk kelimesini her kullanmamızda onun, kullandığımız duruma göre farklılık gösterdiğini görebiliyoruz. Yalnızca yaptığımız bir etkinliğe karşı da aşk hissedebiliriz örneğin kahve içme etkinliği gibi ya da felsefe yapmayı sevmekteki gibi tipik ve belirli bir faaliyeti gerçekleştirmeyi de sevebiliriz. Bunların yanı sıra belirli bir kimliğe bürünmeyi de sevebilir ve o kimliğe de âşık olabiliriz. Bu kavramın farklılık gösterdiği bir diğer yan da kendimize karşı duyduğumuz aşkta ve sevgiliye duyulan aşkta karşımıza çıkıyor. Sevgiliye duyulan aşk aslında başka bir insanı olduğu kişi olarak önemseme halidir. Felsefi aşk da tam buna yönelir, sevgiliye duyulan aşka. Çünkü insan doğası tamamen kendinden bağımsız kendisi dışında fakat kendisi gibi olan bir varlığa âşık oluyor. Burada asıl merak tam da şu sorularla başlıyor ‘’nasıl oluyor da birisine karşı aşk denen bu duyguyu besleyebiliyorum? Bu duyguyu nerede yaşıyorum? Bu duyguyu nasıl yok ediyorum, ya da edebiliyor muyum?’’
Bu örnekleriyle bahsettiğimiz aşklar Antik Yunan’da eros, agape ve philia olarak üç farklı kavramla açıklanarak ayrılmıştı birbirlerinden. Eros, bir nesne için duyduğumuz tutkulu bir aşkı anlatıyor aslında ve kimileri erosu arzu sevgisi ya da daha çok kişinin kendi arzularından kaynaklandığı için benmerkezci bir aşk olarak tanımlıyor. Eros’un ne olduğunun belirlenmeye çalışılması ilk olarak; Platon’un Şölen olarak çevrilen Symposion diyaloğunda da Phaidros’un başlattığı konuşmayla ilerler. Phaidros, Erosu güzelce yaşamanın bir ilkesi olarak belirliyor. (178c) bu eros anlayışı aslında Sokrates’in cinsel arzunun, fiziksel güzelliğe yanıt için yetersiz olduğunu ve aksine kişinin ruhunun güzelliğine bir yanıt olarak geliştirilmesi gerektiğini söylemesinde daha da açık kılınıyor.
Agape ise tanrının insanlar için sahip olduğu türden bir sevgidir ve aynı zamanda tanrıya karşı sevgimizle bağlı olarak birbirimize karşı beslediğimiz sevgimizin de anlamını karşılar. Biz bu aşkı hissederken onu hak ettiğimizi düşünerek hissetmeyiz, bu aşkın tanrının doğasında bulunduğunu düşünerek hissederiz. Akıl bağlamından baktığımızda agape erosa karşı daha anlaşılmaz ve daha soyut. Bu yüzden agapeyi ancak tarihsel birtakım olaylar içinde açıklayabiliyor o şekilde kabul ediyoruz.
Philia ise aslında bir kişinin arkadaşına değil aynı zamanda ailesine ya da ülkesine de karşı bir tür şefkat barındıran bir aşktır. Eros gibi Philia da genel olarak aşık olduğumuz kişideki birtakım iyi niteliklere duyarlı bir kavramdır.
Aşk kavramının bu Antik Yunan’dan gelen ayrımlarının ardından onun kavramsal olarak daha da içine girebiliriz. Sezgisel olarak aşk içinde barındırdığı derinlikten dolayı beğenme ya da beğenme duygusuna benzer duygulardan oldukça da farklıdır. Aslında sorun da burada karşımıza çıkar, aşk sezgisel olarak sahip olmayı umduğumuz derinlikli bir türü aydınlatır özünde. Eğer ki âşık olmayı sevmeyi bir arzu meselesi haline getirirsek, buradan aşık olma eyleminin, nesnesinin yalnızca araçsal bir değere sahip olması gerektiğini anlarız bu da aşk kavramı için oldukça yetersizdir. Çünkü bir kişiyi nesnesel olarak arzulamak ile o kişiyi sevmek ya da ona âşık olmak arasında karşıt tutumlar vardır. Bir kimseye aşık olmak bir anlamda o kişiyle özdeşleşmektir, oysa bir insanı sadece beğenerek özdeşleşme söz konusu olmaz. Aşk içerisinde yüksek ölçüde derinlik barındırır ve beğenme duygusu bu derinlikleri karşılayamaz.
Aşk kavramı kendini farklı motiflerde gösteriyor aslında. Birleşme olarak, değer verme olarak ya da duygu olarak. Birleşim olarak aşk, bir tür ‘biz’ oluşturmadan veya bu ‘biz’ kavramını oluşturmak için içimizde bulunan arzudan kaynaklanır. Değer verme olarak aşk ise, aşık olduğumuz kişiyi çevremizdeki diğer tüm insanlardan nasıl ayırdığımızda yatar. Çünkü aşık olduğumuz kişiyi ya isteyerek ya da istemeyerek bir şekilde hayatımızdaki mevcut kişilerden farklı bir yerde tutarız.
Eğer bu kavramın bir doğası olduğunu varsayarsak aşkın doğasını ele aldığımızda bir dereceye kadar dil kavramları içinde tanınabilir bir hale getirmeliyizdir bunu. Bu varsayımlarımız bizi dil felsefesine ve anlamların uygunluğuna götürecektir. Bu bakımdan aşk açıklanabilir mi? Anlaşılabilir mi? Ya da bilinebilir mi gibi sorular yönelteceğiz. Aşığım dediğimizde ya da seviyorum dediğimizde ifade etmek istediğimiz şey başkaları için bilinebilir ve anlaşılabilirdir. Fakat tam olarak bu kurduğumuz cümlelerden aşkın ne anlama geldiğini bütünüyle analiz edemeyiz. Bu nedenle aşk hakkında ne kesin ne de uygun bir tanımlama yapabiliriz, yaptığımız her bir tanımlama felsefi açıdan tıpkı aşkın aldatıcılığı kadar aldatıcı olacaktır.
Aşkın bilinebilirliğine baktığımızda ise onu nasıl anladığımızın ya da aşık olduğumuz zaman, bunun hakkında açıklamalarda bulunmanın mümkün olup olmadığına yöneliriz. Eğer bu aşk sadece duygulardan ibaret bir durumsa o zaman başkaları tarafından erişilemeyecek öznel bir fenomen olarak kalacaktır.
Aşk konusunda felsefe uygulamaya karşı ihtiyacımız tam da aşkı kavramsal bir şey olarak ele aldığımızda başlıyor. Çünkü aşkı kavramsal bir şey olarak dile getirdiğimizde felsefi birtakım soruşturmalara başvuruyoruz. Bu kavramın bazı yollarla tanımlanabilen doğası olduğunu öne sürersek eğer daha sonra bu doğanın insanlık tarafından doğru anlaşılıp anlaşılmadığını sorarız. Öncelikle aşkın bir doğası olabilir fakat yine de onu anlayacak olan insan aşkın doğasını kavrayabilecek kapasiteye sahip olamayabilir. Örneğin, Platon’un Şölen diyaloğunda belki de bu aşkın özüne dair fikirler elde edebiliriz fakat aşkın gerçek doğası sonsuza kadar insan zihninin kavrayışının ötesindedir. Bu kavramı diyalektikle ya da analitik le açıklayabiliriz ama kısmen tanımlayamayız.
Peki biz insanlar neden bu tatlı, sarhoş edici, mahvedici kalp kırıcı bu duygusal mengeye kendimizi bağlamayı seçiyoruz? Aşk yaşadığımız hayatı daha da mı anlamlı yapsın diye mi? Yalnızlıktan ve acılarımızdan kaçmak için bir yol olarak mı aşık oluruz? Cinsel arzularımız için bir tür kılıf mı yoksa aşk?
Romantik olarak bir aşk varsa eğer ne bilim ne psikoloji bunu keşfedememiştir. Fakat tarih boyunca göz gezdirdiğimizde birkaç filozofun ortaya attığı fikirler bize bu kavramı anlamamızda biraz daha yardımcı oluyor. Schopenhauer, aşkın metafiziği yapıtında insan hayatında her zaman böylesine önemli bir yer tutan aşkın bu zamana kadar bütün filozoflar tarafından nadiren ele alınıp değerlendirilmesine karşı olan hayretini dile getirir. Felsefi olarak aşkın doğasına baktığımızda ise ilk olarak, Platon’un Şölen ve Phaidros diyaloglarında karşılaşıyoruz. Platon, aslında bize bu iki diyaloğunda da aşkın bir dizi yükselmelerle nitelendirildiğini ve hayvansal arzumuzun ya da şehvetimizin yerini daha entelektüel bir kavrayışın aldığını gösteriyor Bu kavram hakkında bilhassa Platon Symposion ve Phaidros diyaloglarında oldukça fazla uğraşmıştır. Platon aşkı bizi yeniden bütünleştiren bir şey olarak tanımlar. Bunun yanı sıra Schopenhauer’e göre ise aşk bir nevi bebek sahibi olmakla kandırır ve cinsel arzulara dayanan aşkın bedensel arzuları tatmin eden bir yanılgı olduğunu iddia eder. Arzularımızla bir başka kişinin bizi mutlu edeceğine inandığımız için aşık oluruz ve sadece arzularla yaklaştığımız bu durum yanılmamızın büyük bir göstergesidir. Doğa bizi doğurganlık ile kandırır ve aradığımız aşk dolu birleşim üremeden geçer. Cinse arzularımız tatmin edildikten sonra mevcut varlığımıza döneriz.
Russel’a göre ise aşk içinde bulunduğumuz yalnızlıktan bir kaçış yoludur. Bizler hem fiziksel hem de ruhsal arzularımızı gidermek için aşık oluruz. İnsanlar doğurganlığa uygun tasarlanmışlardır evet ancak bunun yanında tutkulu bir aşkın sarhoşluğu olmadan yaşanılan cinsellik de tatmin edici değildir. İçinde bulunduğumuz dünyadan korunmak için soyutlanmak için sağlam korunaklar oluşturmaya çalışırız kendi çapımızda. Bu durumda aşkın rolü ise, bizi dünyaya karşı oluşturduğumuz bölgelerimizden kaçmamızda ve hayatla daha fazla ilişkide olmamızda kendini gösterir. Sonuç olarak Russel için aşk, tüm varoluşumuz içinde kendisini hayatın en hoş şeyi yaparak değer katar.
Beauvoir’a göre ise aşk, kendimizi aşmamıza izin veren bir kavramdır ve bu aşk karşımızdaki kişi ile birleşme arzusudur, hayatımıza kattığı anlam da onun bu özelliklerinin çevresinde gelişir. Neden âşık olduğumuz sorusuna yönelmek yerine aşkı nasıl daha güzel bir şekilde yaşayabiliriz konusuna yönelmek gerektiğini dile getirir. Geleneksel şekilde yaşanan romantik aşktaki en mühim sorun, fazla büyüleyici olmasından kaynaklanır. Onun bu büyüleyiciliğinden ötürü, aşkı varoluşumuzun tek makul sebebi yapmak zorunda kaldığımızı fark ederiz. Aslında var oluşumuzu gerekçelendirebilmek için başka birine bağlı olmak karşımızdaki kişi ile aramızda birtakım güç oyunlarına sebep olacaktır. Beauvoir, bunların yerine aşkı gerçekçi bir şekilde sevmekte ele alır. Ona göre, aşk mükemmel bir arkadaşlık gibidir ve birbirlerine âşık sevgililer kendilerini keşfederler ve kendilerini aşarlar bu süreçte birbirlerinin yaşamlarına değer katar ve birbirlerine güç vererek ilerlerler.
Aşk konusuna felsefi olarak yaklaştığımızda öncelikle varoluşumuzun derinlerinde inerek değiniriz. Çünkü bizlerin dünyası en derinde tuttuğumuz her ne ise orada gizlidir. Birine aşık olmak ya da birinin bize aşık olması her zaman makul ve olumlu durumlar doğurmuyor aksine peşinden de bir dizi sorun ve ızdırap getiriyor. Aşık olduğumuz sırada yaşanan bütün durumlar kendi içimizde tuttuklarımızla ilgilidir. Neden aşık olduğumuzu anlayamasak da aşkın her daim bir şekilde kendini göstermesi gerektiği kanısındayım. Çünkü zihnimden karşımdaki insana dair her ne gidiyorsa ya da bana o insandan her ne geliyorsa bu belirsizliğin bana yaptırdığı iyi ya da kötü şeyleri tatmalı ve ilerideki rotayı ona göre belirlemeliyiz.