Katı CİSİMler

Koy boyunca uzanan koca sahilde hareket eden tek şey küçük, siyah bir noktaydı. Karaya oturmuş sardalya teknesinin omurgası ve postalarına yaklaştıkça o belli belirsiz siyah lekenin dört bacağı olduğu fark ediliyordu. Ve her saniye bu lekenin iki genç adamın vücutlarından meydana geldiği daha da belirginleşiyordu. Kuma vuran gölgelerinde bile mutlak bir canlılık vardı. Gövdelerin inceden de olsa yakınlaşıp uzaklaşmasındaki tarif edilemez coşku, bu küçük yuvarlak kafaların bir o kadar küçük ağızlarından çıkan alevli tartışmaya işaret ediyordu. Daha yakın bir mesafeden bakıldığında görülen sağ taraftaki bastonun tekrar eden hücumları bu ihtimali destekliyordu. “Yani bana demek istiyorsun ki… Gerçekten de … olduğuna inanıyorsun” derken sağdaki baston adeta dalgaların kenarında, kumdan öylece düz, uzun şeritler kesiyordu.

Soldaki gövdenin açıkça “Kahrolası siyaset!” dediği duyuldu. Bu kelimeler telaffuz edilirken iki konuşmacının ağızları, burunları, çeneleri, minik bıyıkları, yün kasketleri, kaba çizmeleri, av montları ve ekose çorapları gitgide netleşmiş, pipolarının dumanı göğe yükselmişti.

Kilometrelerce uzanan deniz ve kum tepelerinin arasında hiçbir şey bu iki gövde kadar somut, diri, sert, kırmızı, saçlı sakallı ve eril değildi.

Siyah sardalya botunun omurgasıyla altı postasının kenarından kendilerini aşağı attılar. Botun ne denli iddiasız ve heyecanından ötürü nasıl özür dilermişçesine salındığını bilirsiniz, kendini öylece serbest bırakır, gevşek tavrıyla sırada ne varsa, ne olursa hazır olduğunu göstermeye çalışır. Ve takriben on dakikadır elindeki sopayla sahili kamçılayan Charles suda yassı taşlar sektirmeye başlamıştı. John ise “Kahrolası siyaset!” diye haykırdığı sırada parmaklarını kumun dibine daldırdı. Eli ilerledikçe kum bileğini aştığı için kolunu daha da yukarı kıvırdı. Bakışlarındaki yoğunluk kuma karışıyordu veya erişkin gözlere esrarengiz bir derinlik veren fikir ve bellek bulutu kaybolmuş, kalan şeffaf, berrak düzlemde küçük bir çocuğun sergileyeceği türden saf bir merak dışında başka bir şey okunmaz olmuştu. Parmaklarını kumun derinliklerine daldırmasının bunda muhakkak payı vardı. Biraz kazdıktan sonra suyun parmaklarının ucuna sızacağını anımsadı; kazdığı delik bir hendek, bir kuyu, bir kaynak, denize gizlice geçit veren bir tünel olacaktı. Bunlardan hangisini yapacağını seçmeye çalışırken ve parmakları hala suyun içerisinde iş başındayken sert bir şey kavradı, bir damla katı cisim. Yavaşça şekilsiz bir öbeği yerinden oynattı ve onu gün yüzüne çıkardı. Kum katmanlarını sıyırdığında yeşil bir çiğ tanesi göründü. Bir öbek cam parçasıydı bu, epey kalın, neredeyse opak. Denizin düzlediği yüzeyi bir şişe, bir bardak veyahut bir pencere camı olduğunu düşündürecek şekil veya köşelerden yoksundu. Sırf camdı, neredeyse kıymetli bir taş olacaktı. Onu bir mücevhere çevirmek etrafını altın bir şeritle kuşatmaya, yahut ortasından bir tel geçirmeye bakardı; bir kolye ucu ya da bir parmağın üstüne konmuş yeşil, soluk bir nur tanesi. Belki de gerçekten kıymetli bir taştı; koyun öbür yakasına geçmek için bindiği kayığın kıç tarafında, küreklere asılan kölelerin söylediği şarkıyı dinlerken elini suda gezdiren karalara bürünmüş bir prensesin parmağındaydı. Veya Elizabeth döneminden kalma meşe bir hazine sandığı parçalanmış, sandığı süsleyen zümrüt taşlar yuvarlana yuvarlana kıyıya varmıştı. John taşı alıp elinde çevirdi, onu ışığa tuttu, öyle ki taşın çarpık kütlesinden arkadaşının gövdesiyle uzanan kolu görünmez olmuştu. Taşın yeşili, cisme veya ışığa tutulmasına göre hafifçe seyrelip koyulaşıyordu. Bu John’un hoşuna gitmiş, onu hayrete düşürmüştü; bulanık denize ve puslu kıyıya kıyaslandığında öyle sert, yoğun ve kesin bir nesneydi ki…

O an derinden, nihai bir çekiş huzurunu bozdu. Arkadaşı Charles ya yakınlardaki bütün yassı taşları tüketmiş, ya da daha fazla taş atmanın bir anlamı olmadığına karar vermişti. Yan yana oturup sandviçlerini yediler, bitirdiklerinde üstlerini başlarını silkelediler ve yeniden ayağa kalktılar. John cam kütlesini eline alıp sessizce seyretti. Charles da ona baktı ama ilk gördüğü şey taşın yassı olmadığıydı. Piposunu doldurup abes düşünceler silsilesini mazur gören bir havayla ağzını açtı:

– Dediğim şeye dönecek olursak…

Bu sırada John’un taşa bakıp aceleyle taşı cebine attığını görmedi veya görmüş olsa bile dikkatini çekmemişti. Pekâlâ bir çocuğun yolda sürüsüyle bulacağı çakıl taşlarından birini seçip, bahşetme eylemindeki mutlak güç ve şefkatin keyfiyle şöminenin kenarında çakıl taşına sıcak ve güvenli bir yuva vermeye kendisini teşvik eden dürtüye eşdeğerdi bu saklama dürtüsü. Bunu yaparken milyonlarca muadili arasından seçildiği için anayollarda geçecek ıslak ve soğuk bir ömür yerine saadet ile kutsanmanın verdiği sevinçle yüreği kanatlanan taşın “Milyonlarca başka taş arasından kolayca başka bir taşı alabilirdi ama o beni, beni, beni seçti!” dediğine inanmak işten bile değildi.

John bunları düşünmediyse bile o cam kütlesi şöminenin yamacında fatura ve mektup yığınlarının üstündeki ağırlığıyla kendine bir yer edinmiş, muhteşem bir kağıt ağırlığı olması bir yana, gözleri kitabından şaşan her genç adamın bakışları için doğal bir durak haline gelmişti. Bu veya başka herhangi bir nesne, bilinçli bilinçsiz tekrar eden bakışların arasında, başka bir şey düşünen aklın fikrine karışır, karışırken farklılaşıp şeklini kaybederek ideal bir formda kendini yeniden yaratırdı. Beyni allak bullak eden bu dönüşüm hiç beklendik değildi. Sonunda John yürüyüşe çıktığı bir gün kendini hediyelik eşya dükkanlarının vitrinlerine bakarken buldu. Zira kendisine o cam kütlesini hatırlatan bir şey görmüştü. İçinde cansız bir yalaz gömülmüş, şöyle ya da böyle yuvarlak herhangi bir nesne; porselen, cam, kehribar, taş yahut mermer; hatta tarih öncesi bir kuşun pürüzsüz oval yumurtası bile iş görürdü. Ayrıca gözünü zeminden ayırmaz, özellikle gereksiz eşyaların atıldığı boş arsalarla dolu mahallelerde daima yere bakarak yürürdü. Aradığı cinsten nesneler genellikle buralarda bulunurdu; atılmış, işe yaramaz, şekilsiz, ıskartaya çıkmış şeyler… Birkaç ay içerisinde şöminenin üstünde yerlerini alan dört beş numune toplamıştı bile. Dahası, bu nesneler parlamentoya adaylığını göstermiş, parlak bir kariyerin eşiğindeki bir adamın sahip olduğu sayısız kağıdı; seçmenlerin adreslerini, parti beyannamelerini, iştirak taahhüdü itirazlarını, akşam yemeği davetlerini ve daha bir sürü şeyi düzenli tutmak adına kullanışlı bile sayılırdı.

Bir gün seçmenleriyle buluşmak için Temple’daki odasından ayrılıp bir tren yakalamaya çalışırken gözü devasa adliye binalarını çevreleyen çimenliklerden birinde, otların arasına saklanmış ilgi çekici bir nesneye takıldı. Yalnızca parmaklıkların arasından uzattığı sopanın ucuyla dokunabildiği şey oldukça ilginç biçimli bir porselen parçasıydı; kasten veya kazara olsun, düzensiz ancak belirgin beş çıkıntısı itibariyle pekâlâ bir deniz yıldızına benziyordu. Rengi esasen maviydi ama bir takım yeşil şeritler veya nokta kümeleri mavi yüzeyi kaplamış, koyu kırmızı çizgiler ise bir tür zenginlik ve oldukça göz alıcı bir parıltı katmıştı. John onu elde etmeye kararlıydı ancak o ittikçe ittiği şey kendisinden daha da uzaklaşıyordu. En nihayet odasına dönmek zorunda kalmış, bir sopanın ucuna uydurduğu tel halkayla büyük bir dikkat ve kabiliyet sarf edip sonunda o porselen parçasını eliyle erişebileceği bir mesafeye getirmeyi başarmıştı. Onu ele geçirdiğinde zaferle haykırdı. Tam o an saatçaldı. Buluşmaya yetişmesi mümkün bile değildi. Miting onsuz gerçekleşmişti. Ama bu porselen parçası nasıl bu fevkalade şekli alacak biçimde kırılmış olabilirdi? Dikkatli bir tetkik bu yıldızvari şeklin kasıtlı olduğu ihtimalini eliyordu ancak bu, durumu yalnızca daha da garipleştiriyor, benzeri bir başka şeyin var olmasını olasılıksızlaştırıyordu. Kumdan çıkarılmış cam kütlesinin durduğu şöminenin öbür ucuna konmuş, başka bir dünyadan gelen bir soytarı misali acayip ve şahane bir yaratığa benziyordu; boşlukta piruetler yapan, sık aralıklarla hafifçe göz kırpan bir yıldızı andırıyordu. Bu alabildiğine canlı ve atik porselen parçasının dalgın ve dilsiz cam kütlesiyle olan zıtlığı John’u büyülüyordu. Aynı odada, aynı dar mermer şeridinde konumlanmış olmaları şöyle dursun, merak ve şaşkınlıkla bu ikisinin nasıl aynı evrende var olabildiğini soruyordu kendine. Bu soru cevapsız kaldı.

Kırık porselen parçalarının bereketli olduğu tren raylarının arasındaki boş arazilere, yıkık dökük yerleşim yerlerine ve Londra’nın halk meydanlarına dadanmaya başlamıştı. Ancak porselen nadiren yüksek bir yerden atılmış oluyordu, zira bu çok ender bir insan davranışıydı. Aynı anda hem oldukça yüksek bir ev, hem de aşağıda kim var, kim yok umursamadan elindeki kavanozu ya da saksıyı doğru pencereden dışarı fırlatacak, pervasız bir itkiyle pek hararetli peşin hükümler veren umursamaz bir kadın bulman gerekiyordu. Kırık porselen bulmak kolaydı, ancak bunların çoğu saçma ev kazalarında kırılmış, kasıtsız ve şahsiyet yoksunu olurdu. Yine de tek başına Londra’da bulabileceği sonsuz şekil çeşitliliği karşısında sıkça afallıyordu. Ayrıca tasarım ve nitelik farklılıklarına merak duymak ve bunları kurgulamak için hala çokça sebebi vardı. Türünün en iyi örneklerini evine getirecek ve şöminesinin üstündeki yerine koyacaktı ancak üstüne ağırlık gerektiren kağıtların sayısı günden güne azalmakta olduğu için nesneler işlevlevlerini yitirmekte, gitgide birer süs eşyası olmaktan öteye geçememekteydiler.

Görevlerini ihmal etmeye başlamış, yerine getirse bile işini en kayıtsız biçimde yapar olmuştu. Seçmenleri onu ziyaret ettiğinde ise şöminesinin görüntüsü onlarda hoş olmayan bir intiba bırakıyordu. Her halükarda Parlamentoda onları temsil etmek için seçilmedi. Bu duruma oldukça içerleyen ve onu teselli etmek için acele eden arkadaşı Charles ise onu bu durumdan pek az etkilenmiş bir halde buldu. Durumun onun nezdindeki ciddiyetinden olsa gerek, gerçeği tek seferde hazmedemediğine kanaat getirdi.

İşin aslı John o gün Barnes Common’a gelmişti. Bir karaçalının altında fazlasıyla ilginç bir demir parçası bulmuştu. Yuvarlaklığı ve kütlesi ile biçim bakımından neredeyse cam kütlesine eşti ancak öyle soğuk, siyah, ağır ve metalikti ki apaçık bu dünyaya yabancı bir maddeydi; ya ölü bir yıldızdan gelmiş, ya da uydunun birinden kopmuş bir köz parçasıydı. Cebine ağır geldiği gibi şömineye de ağır geliyor, demirden soğuk yayılıyordu. Hal böyle olunca bu göktaşı, cam kütlesi ve yıldızvari porselen parçasıyla aynı şeritte yerini almıştı.

John’un gözleri bu nesneler arasında gidip gelirken elindekileri dahi geride bırakacak nesnelere sahip olma saplantısı genç adamı kıvrandırmaya başlamıştı. Gittikçe daha büyük bir azimle kendini bu arayışa adamıştı. Hırsı onu ele geçirmiş olmasa ve günün birinde çabalarının karşılığını yeni keşfettiği bir çöp yığınında bulacağına inanmasa, yorgunluğu ve insanların alay konusu olması şöyle dursun, uğradığı hayal kırıklıkları onu çoktan vazgeçirmişti. Kendisine temin etmiş olduğu heybe ve ayarlanabilir kancalı uzun sopasıyla birlikte toprağın her katmanını didkilemiş, keçeleşmiş bodur çalılıkların diplerini tırmıklamış, aradığı tipte atılmış şeyleri bulmayı öngördüğü her duvar arası boşluğu ve geçidi taramıştı. Beklentileri yükseldikçe ve zevk kıstası inceldikçe hayal kırıklıkları hesap edilemez hale gelmiş ancak daima bir umut parıltısı, bir parça porselen veya cam ilgisini tekrar yakalamış, kırık bir şey onu yeniden kendine çekmişti. Günler günleri eskitmişti ve o artık genç değildi. Politik kariyeri geçmişte kalmış, insanlar onu ziyaret etmekten vazgeçmişti. Akşam yemeğine davet edilmek için fazla sessizdi. Yoğun ihtirasından kimseye bahsetmedi, anlamayacakları her hallerinden belliydi. Sandalyesinde oturup geriye yaslandı ve Charles’ın şöminenin üstünde duran nesneleri sayısız kez eline alıp bir kez olsun varlıklarının farkına varmadan hükümetin gidişatı hakkında söylediği şeylere dikkat çekmek amacıyla nesneleri anlayışlı bir tavırla yerine koymasını seyretti.

Charles birden yüzünü ona dönüp “Gerçekte ne oldu John?” diye sordu: “Seni bir saniye içinde her şeyden vazgeçiren neydi?” John “Vazgeçmedim ki,” diye cevap verdi. Charles’ın kabaca “Ama artık en ufak bir şansın yok…” demesine karşılık John kendine inanarak şunları söyledi: “Sana bu konuda katılmıyorum.” Charles ona baktı, son derece huzursuzlandı. Aklını en olağan dışı kuşkular ele geçirmişti, muammalı bir şekilde ikisinin farklı şeylerden konuştuklarına karar kıldı. Dehşet sıkıntısından bir parça kurtulmak adına etrafına bakındı ama odanın karman çorman hali içini daha da bunalttı. O sopa da neyin nesiydi? Ya da duvarda asılı duran eski kilim çanta? Ve o taşlar? John’a baktığında ifadesindeki sabit ve mesafeli bir şey onu telaşa düşürdü. Tek bildiği şuydu, onun kürsüde görünmesi söz konusu bile değildi.

Olabildiği kadar neşeli bir şekilde “Güzel taşlar…” dedi ve başka birine sözü olduğunu söyleyip John’u terk etti, bir daha dönmemek üzere…

Koy boyunca uzanan koca sahilde hareket eden tek şey küçük, siyah bir noktaydı. Karaya oturmuş sardalya teknesinin omurgası ve postalarına yaklaştıkça o belli belirsiz siyah lekenin dört bacağı olduğu fark ediliyordu. Ve her saniye bu lekenin iki genç adamın vücutlarından meydana geldiği daha da belirginleşiyordu. Kuma vuran gölgelerinde bile mutlak bir canlılık vardı. Gövdelerin inceden de olsa yakınlaşıp uzaklaşmasındaki tarif edilemez coşku, bu küçük yuvarlak kafaların bir o kadar küçük ağızlarından çıkan alevli tartışmaya işaret ediyordu. Daha yakın bir mesafeden bakıldığında görülen sağ taraftaki bastonun tekrar eden hücumları bu ihtimali destekliyordu. “Yani bana demek istiyorsun ki… Gerçekten de … olduğuna inanıyorsun” derken sağdaki baston adeta dalgaların kenarında, kumdan öylece düz, uzun şeritler kesiyordu.

Soldaki gövdenin açıkça “Kahrolası siyaset!” dediği duyuldu. Bu kelimeler telaffuz edilirken iki konuşmacının ağızları, burunları, çeneleri, minik bıyıkları, yün kasketleri, kaba çizmeleri, av montları ve ekose çorapları gitgide netleşmiş, pipolarının dumanı göğe yükselmişti.

Kilometrelerce uzanan deniz ve kum tepelerinin arasında hiçbir şey bu iki gövde kadar somut, diri, sert, kırmızı, saçlı sakallı ve eril değildi.

Siyah sardalya botunun omurgasıyla altı postasının kenarından kendilerini aşağı attılar. Botun ne denli iddiasız ve heyecanından ötürü nasıl özür dilermişçesine salındığını bilirsiniz, kendini öylece serbest bırakır, gevşek tavrıyla sırada ne varsa, ne olursa hazır olduğunu göstermeye çalışır. Ve takriben on dakikadır elindeki sopayla sahili kamçılayan Charles suda yassı taşlar sektirmeye başlamıştı. John ise “Kahrolası siyaset!” diye haykırdığı sırada parmaklarını kumun dibine daldırdı. Eli ilerledikçe kum bileğini aştığı için kolunu daha da yukarı kıvırdı. Bakışlarındaki yoğunluk kuma karışıyordu veya erişkin gözlere esrarengiz bir derinlik veren fikir ve bellek bulutu kaybolmuş, kalan şeffaf, berrak düzlemde küçük bir çocuğun sergileyeceği türden saf bir merak dışında başka bir şey okunmaz olmuştu. Parmaklarını kumun derinliklerine daldırmasının bunda muhakkak payı vardı. Biraz kazdıktan sonra suyun parmaklarının ucuna sızacağını anımsadı; kazdığı delik bir hendek, bir kuyu, bir kaynak, denize gizlice geçit veren bir tünel olacaktı. Bunlardan hangisini yapacağını seçmeye çalışırken ve parmakları hala suyun içerisinde iş başındayken sert bir şey kavradı, bir damla katı cisim. Yavaşça şekilsiz bir öbeği yerinden oynattı ve onu gün yüzüne çıkardı. Kum katmanlarını sıyırdığında yeşil bir çiğ tanesi göründü. Bir öbek cam parçasıydı bu, epey kalın, neredeyse opak. Denizin düzlediği yüzeyi bir şişe, bir bardak veyahut bir pencere camı olduğunu düşündürecek şekil veya köşelerden yoksundu. Sırf camdı, neredeyse kıymetli bir taş olacaktı. Onu bir mücevhere çevirmek etrafını altın bir şeritle kuşatmaya, yahut ortasından bir tel geçirmeye bakardı; bir kolye ucu ya da bir parmağın üstüne konmuş yeşil, soluk bir nur tanesi. Belki de gerçekten kıymetli bir taştı; koyun öbür yakasına geçmek için bindiği kayığın kıç tarafında, küreklere asılan kölelerin söylediği şarkıyı dinlerken elini suda gezdiren karalara bürünmüş bir prensesin parmağındaydı. Veya Elizabeth döneminden kalma meşe bir hazine sandığı parçalanmış, sandığı süsleyen zümrüt taşlar yuvarlana yuvarlana kıyıya varmıştı. John taşı alıp elinde çevirdi, onu ışığa tuttu, öyle ki taşın çarpık kütlesinden arkadaşının gövdesiyle uzanan kolu görünmez olmuştu. Taşın yeşili, cisme veya ışığa tutulmasına göre hafifçe seyrelip koyulaşıyordu. Bu John’un hoşuna gitmiş, onu hayrete düşürmüştü; bulanık denize ve puslu kıyıya kıyaslandığında öyle sert, yoğun ve kesin bir nesneydi ki…

O an derinden, nihai bir çekiş huzurunu bozdu. Arkadaşı Charles ya yakınlardaki bütün yassı taşları tüketmiş, ya da daha fazla taş atmanın bir anlamı olmadığına karar vermişti. Yan yana oturup sandviçlerini yediler, bitirdiklerinde üstlerini başlarını silkelediler ve yeniden ayağa kalktılar. John cam kütlesini eline alıp sessizce seyretti. Charles da ona baktı ama ilk gördüğü şey taşın yassı olmadığıydı. Piposunu doldurup abes düşünceler silsilesini mazur gören bir havayla ağzını açtı:

– Dediğim şeye dönecek olursak…

Bu sırada John’un taşa bakıp aceleyle taşı cebine attığını görmedi veya görmüş olsa bile dikkatini çekmemişti. Pekâlâ bir çocuğun yolda sürüsüyle bulacağı çakıl taşlarından birini seçip, bahşetme eylemindeki mutlak güç ve şefkatin keyfiyle şöminenin kenarında çakıl taşına sıcak ve güvenli bir yuva vermeye kendisini teşvik eden dürtüye eşdeğerdi bu saklama dürtüsü. Bunu yaparken milyonlarca muadili arasından seçildiği için anayollarda geçecek ıslak ve soğuk bir ömür yerine saadet ile kutsanmanın verdiği sevinçle yüreği kanatlanan taşın “Milyonlarca başka taş arasından kolayca başka bir taşı alabilirdi ama o beni, beni, beni seçti!” dediğine inanmak işten bile değildi.

John bunları düşünmediyse bile o cam kütlesi şöminenin yamacında fatura ve mektup yığınlarının üstündeki ağırlığıyla kendine bir yer edinmiş, muhteşem bir kağıt ağırlığı olması bir yana, gözleri kitabından şaşan her genç adamın bakışları için doğal bir durak haline gelmişti. Bu veya başka herhangi bir nesne, bilinçli bilinçsiz tekrar eden bakışların arasında, başka bir şey düşünen aklın fikrine karışır, karışırken farklılaşıp şeklini kaybederek ideal bir formda kendini yeniden yaratırdı. Beyni allak bullak eden bu dönüşüm hiç beklendik değildi. Sonunda John yürüyüşe çıktığı bir gün kendini hediyelik eşya dükkanlarının vitrinlerine bakarken buldu. Zira kendisine o cam kütlesini hatırlatan bir şey görmüştü. İçinde cansız bir yalaz gömülmüş, şöyle ya da böyle yuvarlak herhangi bir nesne; porselen, cam, kehribar, taş yahut mermer; hatta tarih öncesi bir kuşun pürüzsüz oval yumurtası bile iş görürdü. Ayrıca gözünü zeminden ayırmaz, özellikle gereksiz eşyaların atıldığı boş arsalarla dolu mahallelerde daima yere bakarak yürürdü. Aradığı cinsten nesneler genellikle buralarda bulunurdu; atılmış, işe yaramaz, şekilsiz, ıskartaya çıkmış şeyler… Birkaç ay içerisinde şöminenin üstünde yerlerini alan dört beş numune toplamıştı bile. Dahası, bu nesneler parlamentoya adaylığını göstermiş, parlak bir kariyerin eşiğindeki bir adamın sahip olduğu sayısız kağıdı; seçmenlerin adreslerini, parti beyannamelerini, iştirak taahhüdü itirazlarını, akşam yemeği davetlerini ve daha bir sürü şeyi düzenli tutmak adına kullanışlı bile sayılırdı.

Bir gün seçmenleriyle buluşmak için Temple’daki odasından ayrılıp bir tren yakalamaya çalışırken gözü devasa adliye binalarını çevreleyen çimenliklerden birinde, otların arasına saklanmış ilgi çekici bir nesneye takıldı. Yalnızca parmaklıkların arasından uzattığı sopanın ucuyla dokunabildiği şey oldukça ilginç biçimli bir porselen parçasıydı; kasten veya kazara olsun, düzensiz ancak belirgin beş çıkıntısı itibariyle pekâlâ bir deniz yıldızına benziyordu. Rengi esasen maviydi ama bir takım yeşil şeritler veya nokta kümeleri mavi yüzeyi kaplamış, koyu kırmızı çizgiler ise bir tür zenginlik ve oldukça göz alıcı bir parıltı katmıştı. John onu elde etmeye kararlıydı ancak o ittikçe ittiği şey kendisinden daha da uzaklaşıyordu. En nihayet odasına dönmek zorunda kalmış, bir sopanın ucuna uydurduğu tel halkayla büyük bir dikkat ve kabiliyet sarf edip sonunda o porselen parçasını eliyle erişebileceği bir mesafeye getirmeyi başarmıştı. Onu ele geçirdiğinde zaferle haykırdı. Tam o an saatçaldı. Buluşmaya yetişmesi mümkün bile değildi. Miting onsuz gerçekleşmişti. Ama bu porselen parçası nasıl bu fevkalade şekli alacak biçimde kırılmış olabilirdi? Dikkatli bir tetkik bu yıldızvari şeklin kasıtlı olduğu ihtimalini eliyordu ancak bu, durumu yalnızca daha da garipleştiriyor, benzeri bir başka şeyin var olmasını olasılıksızlaştırıyordu. Kumdan çıkarılmış cam kütlesinin durduğu şöminenin öbür ucuna konmuş, başka bir dünyadan gelen bir soytarı misali acayip ve şahane bir yaratığa benziyordu; boşlukta piruetler yapan, sık aralıklarla hafifçe göz kırpan bir yıldızı andırıyordu. Bu alabildiğine canlı ve atik porselen parçasının dalgın ve dilsiz cam kütlesiyle olan zıtlığı John’u büyülüyordu. Aynı odada, aynı dar mermer şeridinde konumlanmış olmaları şöyle dursun, merak ve şaşkınlıkla bu ikisinin nasıl aynı evrende var olabildiğini soruyordu kendine. Bu soru cevapsız kaldı.

Kırık porselen parçalarının bereketli olduğu tren raylarının arasındaki boş arazilere, yıkık dökük yerleşim yerlerine ve Londra’nın halk meydanlarına dadanmaya başlamıştı. Ancak porselen nadiren yüksek bir yerden atılmış oluyordu, zira bu çok ender bir insan davranışıydı. Aynı anda hem oldukça yüksek bir ev, hem de aşağıda kim var, kim yok umursamadan elindeki kavanozu ya da saksıyı doğru pencereden dışarı fırlatacak, pervasız bir itkiyle pek hararetli peşin hükümler veren umursamaz bir kadın bulman gerekiyordu. Kırık porselen bulmak kolaydı, ancak bunların çoğu saçma ev kazalarında kırılmış, kasıtsız ve şahsiyet yoksunu olurdu. Yine de tek başına Londra’da bulabileceği sonsuz şekil çeşitliliği karşısında sıkça afallıyordu. Ayrıca tasarım ve nitelik farklılıklarına merak duymak ve bunları kurgulamak için hala çokça sebebi vardı. Türünün en iyi örneklerini evine getirecek ve şöminesinin üstündeki yerine koyacaktı ancak üstüne ağırlık gerektiren kağıtların sayısı günden güne azalmakta olduğu için nesneler işlevlevlerini yitirmekte, gitgide birer süs eşyası olmaktan öteye geçememekteydiler.

Görevlerini ihmal etmeye başlamış, yerine getirse bile işini en kayıtsız biçimde yapar olmuştu. Seçmenleri onu ziyaret ettiğinde ise şöminesinin görüntüsü onlarda hoş olmayan bir intiba bırakıyordu. Her halükarda Parlamentoda onları temsil etmek için seçilmedi. Bu duruma oldukça içerleyen ve onu teselli etmek için acele eden arkadaşı Charles ise onu bu durumdan pek az etkilenmiş bir halde buldu. Durumun onun nezdindeki ciddiyetinden olsa gerek, gerçeği tek seferde hazmedemediğine kanaat getirdi.

İşin aslı John o gün Barnes Common’a gelmişti. Bir karaçalının altında fazlasıyla ilginç bir demir parçası bulmuştu. Yuvarlaklığı ve kütlesi ile biçim bakımından neredeyse cam kütlesine eşti ancak öyle soğuk, siyah, ağır ve metalikti ki apaçık bu dünyaya yabancı bir maddeydi; ya ölü bir yıldızdan gelmiş, ya da uydunun birinden kopmuş bir köz parçasıydı. Cebine ağır geldiği gibi şömineye de ağır geliyor, demirden soğuk yayılıyordu. Hal böyle olunca bu göktaşı, cam kütlesi ve yıldızvari porselen parçasıyla aynı şeritte yerini almıştı.

John’un gözleri bu nesneler arasında gidip gelirken elindekileri dahi geride bırakacak nesnelere sahip olma saplantısı genç adamı kıvrandırmaya başlamıştı. Gittikçe daha büyük bir azimle kendini bu arayışa adamıştı. Hırsı onu ele geçirmiş olmasa ve günün birinde çabalarının karşılığını yeni keşfettiği bir çöp yığınında bulacağına inanmasa, yorgunluğu ve insanların alay konusu olması şöyle dursun, uğradığı hayal kırıklıkları onu çoktan vazgeçirmişti. Kendisine temin etmiş olduğu heybe ve ayarlanabilir kancalı uzun sopasıyla birlikte toprağın her katmanını didkilemiş, keçeleşmiş bodur çalılıkların diplerini tırmıklamış, aradığı tipte atılmış şeyleri bulmayı öngördüğü her duvar arası boşluğu ve geçidi taramıştı. Beklentileri yükseldikçe ve zevk kıstası inceldikçe hayal kırıklıkları hesap edilemez hale gelmiş ancak daima bir umut parıltısı, bir parça porselen veya cam ilgisini tekrar yakalamış, kırık bir şey onu yeniden kendine çekmişti. Günler günleri eskitmişti ve o artık genç değildi. Politik kariyeri geçmişte kalmış, insanlar onu ziyaret etmekten vazgeçmişti. Akşam yemeğine davet edilmek için fazla sessizdi. Yoğun ihtirasından kimseye bahsetmedi, anlamayacakları her hallerinden belliydi. Sandalyesinde oturup geriye yaslandı ve Charles’ın şöminenin üstünde duran nesneleri sayısız kez eline alıp bir kez olsun varlıklarının farkına varmadan hükümetin gidişatı hakkında söylediği şeylere dikkat çekmek amacıyla nesneleri anlayışlı bir tavırla yerine koymasını seyretti.

Charles birden yüzünü ona dönüp “Gerçekte ne oldu John?” diye sordu: “Seni bir saniye içinde her şeyden vazgeçiren neydi?” John “Vazgeçmedim ki,” diye cevap verdi. Charles’ın kabaca “Ama artık en ufak bir şansın yok…” demesine karşılık John kendine inanarak şunları söyledi: “Sana bu konuda katılmıyorum.” Charles ona baktı, son derece huzursuzlandı. Aklını en olağan dışı kuşkular ele geçirmişti, muammalı bir şekilde ikisinin farklı şeylerden konuştuklarına karar kıldı. Dehşet sıkıntısından bir parça kurtulmak adına etrafına bakındı ama odanın karman çorman hali içini daha da bunalttı. O sopa da neyin nesiydi? Ya da duvarda asılı duran eski kilim çanta? Ve o taşlar? John’a baktığında ifadesindeki sabit ve mesafeli bir şey onu telaşa düşürdü. Tek bildiği şuydu, onun kürsüde görünmesi söz konusu bile değildi.

Olabildiği kadar neşeli bir şekilde “Güzel taşlar…” dedi ve başka birine sözü olduğunu söyleyip John’u terk etti, bir daha dönmemek üzere…

Olabildiği kadar neşeli bir şekilde “Güzel taşlar…” dedi ve başka birine sözü olduğunu söyleyip John’u terk etti, bir daha dönmemek üzere…

Yazar: Virginia Woolf

Orijinali: Solid Objects

Çeviren: Narod Dabanyan

İllustrasyon: Kirkor Dabanyan

Yorum bırakın