Metaetİğİn Bİr Dogması: Ahlakın İkİ Yüzü

Metaetik; ahlak felsefesinin, ahlakın kendisini inceleyen alt dalıdır. Belli bir söz, tutum ya da davranışın ahlaken iyi olup olmadığının belirlenmesinden ziyade, ahlakın doğasının belirlenmesiyle ilgilidir. Örneğin, ahlaki gerçekçiler “insanların tercihlerinden bağımsız, objektif ve evrensel” ahlaki doğrular olduğunu ileri sürerlerken (tabii ki bu durum, herkesin bu doğruların ne olduğunu bilmesini gerektirmiyor), ahlaki rölativistler, ahlaki doğruların farklı tercihler, mesela farklı kültürler, sosyoekonomik sınıflar ya da ideolojiler doğrultusunda değişebildiğini iddia ederler.

Metaetik alanıyla ilgilenmeye başladığınızda, dışlayıcı bir ayrımla karşılaşırsınız: Hem ahlaki gerçekçiliği hem de ahlaki rölativizmi barındıran bilişselcilik akımı ile nabilişselcilik (noncognitivism için yapabildiğim en iyi tercüme buydu, evet) arasındaki ayrımla. Bilişselciler, ahlaki tavırlar ifade eden cümlelerin, insanların inançlarını ifade eden önermeler olduklarını ve dolayısıyla doğruluk değerlerinin (truth-aptness) olduğunu iddia ederler. Nasıl ki “masanın üzerinde bir kalem var” cümlesi doğru ya da yanlış olabiliyorsa, “keyfi şekilde öldürmek yanlıştır” veya “bağış yapmak doğrudur” gibi ahlaki niteliği olan cümlelerin de doğru ya da yanlış olması, bilişselcilere göre, mümkündür. Nabilişselciler ise ahlaki niteliği olan cümlelerin bir doğruluk değerinin olmadığını öne sürerler. Onlara göre, bu tür cümleler, insanların doğrulanabilecek ya da yanlışlanabilecek inançlarından ziyade, insanların ahlaki tutumlarını, duygularını ve/veya arzularını yansıtırlar. Örneğin, “kopya çekmek yanlıştır” dediğinizde, aslında “ben kopya çekmeyi onaylamıyorum”, “kopya çekmek ya da birilerinin kopya çekmesi beni rahatsız ediyor” gibi, doğru ya da yanlış denemeyecek, sadece kişisel tavırları, duyguları ve/veya arzuları belli eden cümleler kurmuş olursunuz nabilişselcilere göre.

Yukarıda tasvir ettiğim haliyle bilişselciliğin de nabilişselciliğin de temel tezlerine ciddi itirazlarda bulunulabilir –öyle ki, bu yazıyı yazdığım sırada dahi pek yakınlarımdan neden altında duygular olan ahlaki ifadelerin doğru ya da yanlış sayılamayacağına ilişkin ciddi bir itiraz işittim. Her ne kadar bilişselciliğin de nabilişselciliğin de ayakta tutması gereken sallantılı varsayımları varmış gibi görünse de benim bu yazıyı yazmaktaki amacım birazcık farklı. Bu yazıyı, bilişselcilik – nabilişselcilik ayrımının, özünde de ahlaki cümlelerin ya doğrulanabilir olabileceği ya da doğrulanabilir olamayacağı fikrinin, ki bu fikir bence metaetiğin dogmasıdır, ahlakı iyi yansıtamadığını; insanların sahip olduğu ahlakın, hem bilişselciliğin hem de nabilişselciliğin tasvir ettiği yönlerinin olduğunu iddia etmek için yazıyorum. Bu iddiamı desteklemek için de tek argümanım var: Beyin görüntüleme tekniklerinin de kullanıldığı bazı bilişsel psikolojik deneyler, insan ahlakının birbirinden farklı yönleri olabileceğini gösteriyor: Akıl yürütme süreçleri de duygusal süreçler de, ahlaki karar alma sırasında rol oynayabiliyorlar. Ben de hem açık normatif kurallara istinaden yapılan akıl yürütmelerle hem de duygusal temelli ve otomatik reaksiyonlarla ahlaki kararlar alınabildiğini örneklerle göstereceğim. Aynı zamanda, bilişselciliğin iddiasının akıl yürütmelere istinaden verilen ahlaki kararlar ekseninde geçerli olduğunu, nabilişselciliğin iddiasının da duygusal süreçlere göre verilen ahlaki kararlar ekseninde geçerli olduğunu göstermeye çalışacağım. Eğer bu öne sürdüklerim doğruysa, insan ahlakının, hem bilişselciliğin hem de nabilişselciliğin savunduğu türden nitelikleri var demektir. Dolayısıyla, metaetiğin dogmasının terk edilmesi gerekir.

***

Joshua Greene’nin öncülük ettiği iki çalışma, ahlak psikolojisi literatürünü muhtemelen sonsuza kadar değiştirdi. Bu iki çalışmadan ilkinde, Greene ve arkadaşları (2001), deneylerine katılanları bir tür MR makinesine yatırıp onlara iki tür tramvay problemi gösterdiler. İlk tür problem klasikti: Bir tramvay raylara bağlı dört kişiyi öldürmek üzere hareket ediyor. Siz bir çubuk yardımıyla bu tramvayı yolundan çevirip bir üzerinde bir kişinin bulunduğu bir raya doğru yönlendirebiliyorsunuz. Sonuçta bir kişiyi feda ediyor ve dört kişinin hayatını kurtarıyorsunuz. İnsanların çoğu, bu problemle karşı karşıya kaldıklarında, faydacı bir karar verip bir kişiyi feda etmeyi tercih ederler. Fakat, bu problemin footbridge ikilemi olarak bilinen bir diğer versiyonu da vardır ki, insanların çoğu bu problemle karşılaştıklarında faydacı olmayan, deontolojik kararlar verirler, yani daha fazla kişinin ölmesini tercih ederler. İkilem şöyledir: Altından tramvayın geçeceği bir köprünün üzerinden geçerken raylarda dört kişi olduğunu görür ve tramvayın hızla gelip onları öldüreceğini fark edersiniz. Köprünün üzerinde oldukça şişman biri bulunmaktadır ve gerçekten de bu kişiyi ittirip raylara düşürürseniz, tramvayı durdurabilirsiniz. Bunu yapar mıydınız?

Greene ve arkadaşlarının (2001) bulduğu sonuçlara göre, insanlar faydacı cevaplar verdiklerinde, beyinlerinin düşünme ve karar vermeye ilişkin bölümlerinde aktivasyon artarken, insanlar deontolojik cevaplar verdiklerinde, beyinlerinin duygusal süreçlerle ilişkili olan bölümünde aktivasyon artıyor. Greene ve arkadaşlarının (2001) bu bulguyla karşılaşınca yaptıkları yorum, ahlaki karar verme süreçlerinde hem akıl yürütmenin hem de duygusal tepkilerin bir payı olabildiği ve ahlaki kararların bu iki kaynağının birbiriyle çatışabildiğiydi. Bu teorilerine çift-işlem teorisi (dual-process theory) ismini verdiler.

Greene ve arkadaşları, 2007 yılında yaptıkları bir başka deneyde, insanların faydacı kararlar vermesinin deontolojik kararlar vermelerinden daha uzun sürdüğünü keşfettiler. Dahası, insanları bilişsel anlamda uğraştıran bir iş yapmaya mecbur bıraktıklarında, faydacı kararlar almaları gecikirken deontolojik kararlar almaları hiç gecikmiyordu. Bu bulgularla, faydacı kararların altında akıl yürütme süreçlerinin, deontolojik kararların altında ise duygusal süreçlerin yattığı fikrini ve çift-işlem teorisini daha da pekiştirmiş oldular.

***

Bu deneylerde yer yer faydacı yer yer deontolojik kararlar veren insanlar vardı. Yani, aynı insanlar, farklı bağlamlarda farklı ahlaki çerçevelere göre davranabiliyorlardı: Akıl yürüttüklerinde ulaştıkları ahlaki sonuçlar, kendilerini duygularına teslim ettiklerinde ulaştıkları sonuçlardan çok farklı olabiliyordu. Bu da bize açıkça gösteriyor ki, insan ahlakının en az iki yüzü var ve biri akıl yürütmede belirirken diğeri duygularda beliriyor. Bu durumda, ahlakın ne olduğuna ilişkin fikirlerimizin, ahlakın bu çeşitliliğini de kapsamasının elzem olduğunu belirtmeye gerek olduğunu bile düşünmüyorum.

Yukarıda anlatılanlar ışığında, metaetiğin dogmasını yeniden masaya yatıralım. Greene ve arkadaşlarının deneylerine göre, öyle görünüyor ki, ahlakın bilişsel bir yönü olduğu gibi duygusal bir yönü de var. Peki bu bulgular, bilişselciliğin ve nabilişselciliğin temel iddialarını doğrudan etkiliyor mu? Sanırım bunun cevabı hayır. Nitekim, bu iki grup arasındaki tartışma, ahlaki yargıların doğru olup olamayacağı üzerinden şekilleniyordu. Fakat bence, bu bulgular, metaetiğin dogmasını dolaylı bir şekilde etkiliyor. Nasılını hemen anlatıyorum.

Eğer akıl yürütmeyi de duygusal süreçleri de insan ahlakının parçaları olarak tanımlıyorsak, birazdan vereceğim iki örnekte varılan yargıları da ahlak çerçevesinde değerlendirmemiz gerekir. İlk örnek şöyle: Asım oldukça faydacı biri. Bir gün Kadıköy’e gitmek üzere arabasıyla yola çıkıyor. Bir yaya geçidine yaklaştığı sırada arabasının freninin tutmadığını fark ediyor. Yaya geçidinde dört kişi var, biri sağda, diğer üçü ise solda duruyor. Asım bu iki gruptan birine çarpmasının kaçınılmaz olduğunu fark ediyor ve soğukkanlı bir şekilde faydacı prensipleri ışığında bir kişinin ölümünün üç kişinin ölümünden daha az kötü olduğu çıkarımını yapıyor. Arabayı yalnız yürüyen kişinin üzerine sürüp onu öldürüyor.

Asım’ın yaptığı çıkarımı ele alalım. Eğer ahlaki çıkarımlarımızın iyi ya da kötü olduğunu değerlendirmemize imkan tanıyan, faydacılık gibi açık normatif ahlaki çerçevelerimiz varsa, sanırım bu çıkarımın “doğru” olduğunu söylememiz mümkündür. Faydacılığa göre daha az zarar vermek her zaman daha iyidir, dolayısıyla Asım bir kişiyi öldürmenin üç kişiyi öldürmekten daha iyi olduğu çıkarımını yaptığında, faydacılığa göre mantık kuralları çerçevesinde değerlendirilebilecek doğru bir çıkarım yapmıştır. Sanırım bu mantığı şöyle gösterebiliriz.

  • Faydacı aksiyom: Toplam mutluluğu maksimize etmek iyidir.
  • Öncül: Daha fazla insanın ölmesi, genellikle, daha fazla mutsuzluk yaratır.
  • Sonuç: Mümkünse daha az insanın öldürülmesi gerekir.

Asım’ın mantığı da bu çıkarımı aksiyom alarak şöyle işliyordu:

  • Aksiyom: Mümkünse daha az insanın öldürülmesi gerekir.
  • Sonuç: O zaman üç kişi yerine bir kişiyi öldürmem gerekir.

Sanırım yukarıda verdiğim aksiyom ışığında aşağıda yapılan çıkarım doğru denilebilir. Bu çıkarımın doğruluğu da, sanırım, dünyaya ilişkin herhangi bir çıkarımımızın doğruluğundan pek de farklı değil. Örneğin,

  • Öncül: Asım’ın kanında A proteinleri vardır.
  • Öncül: Kanında A proteinleri olan kişiler, A grubu kana sahiptirler.
  • Sonuç: Asım, A grubu kana sahiptir.

çıkarımı ile yukarıdaki ahlaki çıkarım arasında pek de bir fark göremiyorum. İkisi de modus ponens türü çıkarımlar gibi duruyorlar. Sanırım bu durumda, bilişselcilerin iddialarının bir noktaya kadar doğru olduğunu söyleyebiliriz: Bazı ahlaki yargıların, gerçekten de, doğru ya da yanlış olduğunu, en azından belli kriterler ışığında, iddia edebiliriz.

İkinci örneğe geçelim: Halime, internette ilginç ahlaki hikayeler aramaktadır. Haidt’ın hikayelerine denk gelir ve ensest hikayesini görür. Bu hikayede, ailesinin yalnız bıraktığı bir erkek ve bir kız kardeşin birbirlerinden hoşlanıp cinsel ilişkiye girdiği, fakat bu ilişkinin sonucunda da kardeşlik bağlarında bir değişimin olmadığı ve kızın hamile kalmadığı anlatılmaktadır. Halime bu hikayeyi okuduğunda iğrenir ve ensest ilişkinin ahlaken yanlış olduğunu iddia eder. Kendisine neden ensestin ahlaken yanlış olduğu sorulduğunda, kardeşlik ilişkilerinin bozulacağını ya da kızın hamile kalıp genetik bozuklukları olan bir çocuk doğurabileceğini ileri sürer, fakat zaten hikayede bunların gerçekleşmediği söylenmiştir. Kendisine bu hatırlatıldığında ise sadece ensestin kötü olduğunu söyler. Haidt (2012) bu durumu, ahlaki sersemleme ya da ahlaki şaşırma olarak tanımlar: İnsanlar, sezgisel olarak kötü olduğunu düşündüklerinin neden kötü olduğunu gerekçelendirmeye çalışabilirler, fakat bu gerekçelendirmeler kenara ittirilip sezgileri ortaya çıkarıldığında, ahlaki tutumlarının neden doğru veya neden yanlış olduğunu anlatmakta güçlük çeker, hatta anlatamazlar. Sadece sezgilerinin olduğunu, bir şeylerin onlara iyiymiş ya da kötüymüş gibi geldiğinden söz ederler. Literatürde, enseste verilen tepkinin ve genel olarak gayriahlaki durumlara iğrenmenin evrimsel bir kökeni olduğu konusunda ciddi argümanlar bulunmaktadır (ensest için: Wolf, 1993; iğrenme için: Tybur ve arkadaşları, 2013)

Sanırım gerçekten de Halime’nin ahlaki tutumunda, Asım’ın yaptığı çıkarım gibi bir çıkarım yok. Bu yüzden Halime’nin tutumu, bir önermeler sistemi çerçevesinde gösterilemez, nitekim bu tutumu takınmak için kullanılan ve dünyaya ilişkin olup doğrulanabilen veya yanlışlanabilen bir gerekçe yok. Bu da gösteriyor ki, A. J. Ayer gibi nabilişselcilerin iddia ettikleri gibi, yalnızca kişisel tutumları ifade eden, doğrulanıp yanlışlanamayacak ahlaki yargılar olabilir.

Anlattığım kadarıyla, insan ahlakının hem bilişselcileri hem de nabilişselcileri haklı çıkaran yönleri var. Bu, tabii ki, insan ahlakının hem bilişselcileri hem de nabilişselcileri haksız çıkaran yönleri olduğu anlamına da geliyor. Fakat bu ikisinin iddiaları tamamlayıcı şekilde bir araya getirildiğinde, en azından çift-işlem teorisine göre ahlakın tamamını temsil edebiliyorlar. Sanırım bu da, metaetiğin dogması dediğim şeyin terk edilmesi gerektiğini göstermek için yeterli.

Referanslar

Greene, J. D., Sommerville, R. B., Nystrom, L. E., Darley, J. M., & Cohen, J. D. (2001). An fMRI investigation of emotional engagement in moral judgment. Science293(5537), 2105-2108.

Greene, J. D., Morelli, S. A., Lowenberg, K., Nystrom, L. E., & Cohen, J. D. (2008). Cognitive load selectively interferes with utilitarian moral judgment. Cognition107(3), 1144-1154.

Haidt, J. (2012). The righteous mind: Why good people are divided by politics and religion. Vintage.

Tybur, J. M., Lieberman, D., Kurzban, R., & DeScioli, P. (2013). Disgust: evolved function and structure. Psychological review120(1), 65.

Wolf, A. P. (1993). Westermarck redivivus. Annual Review of Anthropology22(1), 157-175.

Yorum bırakın