Nilüferler

Bütün köy bir anda yem yeşil olmuştu. Bizim burada öyle yapraklar dökülüp ağaçlar çırılçıplak kalmaz ama Sonbahar’dan Bahar’a sarılığını hiç yitirmez yapraklar, yerlere döküldükleri kadar dallarda da kalırlar, öyle çok dökülürler ki ne toprak ne otlar görünmez her yer sapsarı oluverir. Ben bu sarıyı severim, altının ışıltılı, güneşin hayat dolu sarısından ziyade ateşin yorgun yorgun yanışının sarısıdır bu, insanın evden çıkası gelmez. Ancak ağabeyim geldiğinde hava hiç de böyle değildi, bahsettiğim tüm bu sarılık sanki süpürülmüş gibi yok olup gitmişti. Hava nemli toprak kokuyordu. Yağmur gece başlıyor, sabahaysa pırıl pırıl bir güneş çıkıveriyordu. Güneş, yapraklarda kalmış damlalardan yansıyordu bize.

Annem, ağabeyim yokken odasını kilitler anahtarını da bir yerlere saklardı. Kimse giremezdi odasına. Kendisi de sadece mevsimden mevsime temizlik yapmaya girerdi. Alıştığımızdan mı bilmem, odadan rutubet kokusu sızardı ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Oda kilitlenince sadece kullanmaktan mahrum olmuyorduk da sanki varlığının bilgisinden de bihaber oluyorduk. Oda kayboluveriyordu birden. Nitekim ağabeyimin gelişiyle odanın kapısı açıldı. İlk önce annem girip dip köşe temizlik yaptı, yeni yorgan, nevresim çıkardı. Sonra da ağabeyimin tüm ıvır zıvırını, daha çok eski boya tüpleri, ben hep diş macunlarına benzetirim, fırçalar, boya paletleri, küçük tuvaller ve resimle ilgili bir sürü şeyi ağabeyime sordu, lazım olmayanları çöpe attı. Nihayet ağabeyim odasına yerleşti. Yanında getirdiği şeylerle kimse ilgilenmezdi genellikle, babam resim okuduğu için baya bir kızgındı abime, annem de falancanın oğlu hekim olacakmış diye ara sıra bahis açar, içlenirdi. Nasıl yaptığına akıl sır ermez ama ağabeyim onları zerrece umursamıyordu. Sanki ona değil de tüm bu hayıflanma banaymış ya da hiç tanımadığımız birineymiş gibi “boşverin”, “aman kime ne” deyip geçiştiriyordu. Bu sefer yanında sadece kese kağıdına sarılı bir tablo getirmişti. Ben işte nerdeyse bir yıl bunu beklerdim, tabloları merak ettiğimden değil de o kese kağıdının yırtılışı çok hoşuma giderdi. Bu sefer benim açmama izin vermedi ama, hatta açılırken yanında durmama bile izin vermedi. Odasına girdi, kapısına kulağımı yaslayınca anca duyabildiğim bir yırtılma sesi çıkararak kese kağıdını açtı, sonra da eski tablosunu alıp yerine bunu koydu sanırım.

Anahtarı annemden aldı. Akşam eve dönene kadar kimsenin girip çıkmadığından emin olmak için odasını kilitliyordu. Yanına bir defter bir kaç da kalem alıp yürüşüye çıkıyordu, tahmince göle kadar yürüyor, orada bir köşeye oturup gördüğü manzaraları çiziyordu. Geçen yaz geldiğinde mısır tarlasında Züleyha ablayı çizmişti de babası duyunca düşman döver gibi dövmüştü kızı, suratındaki yararlar üç hafta geçmemişti. Ağabeyim bunu çok sonra öğrendi ama öğrenince de küstü köydeki herkese, bu yüzden artık insanların olmadığı yerlere gidip insan olmayan şeyler çiziveriyor, bana da gece balkonda söyledi, incir ağacının etrafındaki sineklere küfredip sigara içerken. Ağabeyim odayı sürekli kitlediği için yeni tablosunu bir türlü göremedim, köydeki çocuklar da sordular ağabeyin bu sefer ne çizmiş diye, odayı kilitledi bize göstermiyor deyince herkes çıplak bir kadın olduğunu söyledi, hatta baya eminlerdi bu tahminlerinden. Açıkçası Züleyha ablanın resmini hatırlıyorum da gerçek gibiydi, böyle olunca çıplak kadını görmek de iyice aklıma takılmıştı. Bir akşam ağabeyim yinde balkonda bacak bacak üstüne atmış, incirin sarkan dalındaki sineklere küfür edip bir yandanda sigara içerken ona tabloyu neden kimseye göstermediğini sordum. Anlattığına göre zamanında Vatikan’da, hıristiyanların merkeziymiş, sadece üst düzey ruhbanların görebildiği, üstü örtülü duran heykeller varmış, normal insanlar bu heykelleri asla göremez, hatta bir çoğu gerçek olduğuna dahi inanmazmış. Ancak belli bir mertebeye gelenler bu heykelleri görebilme şerefine erişebilirmiş. Bu hikayeden anladığım kadarıyla resmi anlamayacağımızı düşündüğü için kimseye göstermiyor diye çıkardım. Yine de güvenini kazanmak için her gün onunla göle gitmeye başladım, resim çizmesini izledim. Bir keresinde beni çizmesini söyledim ama istemedi, artık ömrünün sonuna kadar nilüferleri çizecekmiş, göle bakıp onları çiziyormuş sürekli. Ama bizim gölde nilüfer falan yok. Tek tük görmüşlüğüm vardır ama kaç yıldır görmedim.

Ağabeyim resme aşık olduğunu söylüyor, ilk görüşte aşık olunca güneşin birden insanın gözünün içine doğru parıldaması, zamanın yavaşlaması gibi resim yaparken de öyle bir sarhoşluğa kapıldığını söylüyor. Bana hiç aşık olup olmadığımı sordu, şehirde halamların yanında kalırken oldum dedim, ama kız benle dalga geçince sinirlendim bir daha görüşmedim. Gökyüzünde iki tane ay olduğuna ama bir tanesinin nadiren göründüğüne bir türlü ikna edemedim kızı, dalga geçti benimle. Ağabeyimin dediğine göre ikinci ay sandığım şey Venüsmüş.

Bir gün babam ağabeyimin odasına girmeye çalıştı, kapı kilitli olunca sinirlendi, tekmeledi kapıyı. Kapı açılıverdi. Babamla birlikte odaya girdik bizde, karşı duvarda upuzun bir tuval vardı, daha önce hiç görmediğim kadar uzun ve büyüktü. Tüm tuvalde yeşil-mavi renkleri birbirine girmişti, sanırım nilüferlerle dolu bir göl çizmişti ama pek de anlaşılmıyordu. Babam iç geçirdi, “onu okumam, bunu okumam ben resim okuyacağım dedi, gitti kaç yılını heba ettiği şu çizdiğine bak elinin ayarını siktiğim”dedi.  

Yorum bırakın