Veronika Neden Ölmedi?

Depresif roman karakterlerini incelerken genelde kendimizin de sahip olduğu olumsuz duyguları bu karakterlerle bağdaştırır, onların bir çıkış yolu bulmasını dilerken de içimizde barındırdığımız umuda sahip olmalarını dileriz. Fakat Veronika ile kurduğumuz bağ bu yönde gitmiyor, aksine onun yaşama tutunma şekli daha önce sorgulamadığımız şeyleri sorgulamamızı sağlıyor.

Veronika, Brezilyalı yazar Paulo Coelha’nın yarattığı en meşhur karakterlerinden biridir. Kitap boyunca en çok öne çıkan özelliği, içinde yer aldığı romanın adının Veronika Ölmek İstiyor olmasından da anlaşıldığı gibi melankolik ruh haline sahip olması fakat Veronika’nın diğer depresif karakterlere göre onu şanslı konumuna sokan bir özelliği var: Depresyondan doğru dersi çıkarabilmek. Hayatı gayet yolunda giderken hatta standartların üzerinde bir yaşam sürerken bir anda intihara teşebbüs etmesi ile kendini bir akıl hastanesinde bularak daha önce hiç girmediği bir ortama giriyor. Veronika’nın konfor alanından çıkışını şokla karşılamasını okuyucular olarak anlayışla karşılıyoruz, fakat intihar ederken aldığı ilaçlar yüzünden yalnızca bir haftalık ömrünün kaldığını öğrendiğimizde Veronika’ya dair tüm umutlarımız tükeniyor, çünkü hiçbirimiz hayatı bir hafta kalmış gibi yaşamıyoruz ve yaşamak istemiyoruz.

Bir haftalık ömrünün kalmasını öğrenmesinin ardından ilk düşündüğü şey “Nasıl daha erken kendimi öldürebilirim?” oluyor. Çünkü bir hafta sonra ölmesi ile o an ölmesi arasında hiçbir fark göremiyor, bu da konfor alanının dışındaki yerlere olan güvensizliğinden kaynaklanıyor. Fakat sayfalar sonra Veronika’nın akıl hastanesindeki insanlar arasında kaldıkça yaşamı daha da sevmesine şahit oluyoruz. Coelho, Veronika hakkında “Daha önce hiç delilik yapmamıştı.” Diyerek onun hiç yarın ölecekmiş gibi yaşamadığını okuyuculara anlatıyor. Veronika’nın yaşamaya karar vermesi ve bunu kendi tabiriyle “deli gibi yaşayarak” yapması da tam bu noktada başlıyor.

Kitapta delilik kelimesi olduğundan daha metaforik olarak kullanılmış çünkü akıl hastanesinde kalan hastaların hiçbiri tam olarak “deli” değil. Okuyucular olarak kitap boyunca yaşam fırsatını değerlendirip değerlendiremediğimizi sorguluyoruz, çünkü kitapta delilik olarak tanımlanan şeyin aslında gerçek isteklerimiz olduğunun farkına varıyoruz.

Veronika’yı hemen ölme fikrinden kurtaran şey elbette yalnızca deli arkadaşları ve bulunduğu ortam değildi. Olumsuz bir durumda bulunmayı ve bu durumun getirdiği duyguları kabullenmenin ne kadar güçlendirici etkisi olduğunu roman boyunca inceliyoruz.

Avusturyalı dil bilimci Wilhelm Schmidt, Mutsuz Olmak isimli kitabının büyük bir kısmında bu olumsuz duyguları (kitapta mutsuzluk olarak bahsedilmiş) kabul etmenin öneminden bahsetmektedir. Schmidt, mutluluğu bir diktatör olarak görüyor çünkü insanların sürekli daha mutlu olma amacının bu duyguya normatif bir anlam kazandırdığını düşünüyor. Oysaki bulunan mutsuzluk halini -ve diğer olumsuz halleri- kabul ederek bu duyguları “normal” saymak yaşamı daha anlamlı hale getirmenin kolay yollarından yalnızca biri. Hatta kimi zaman hayatımıza kendi ellerimizle üzüntüyü dahil edebiliriz çünkü bilinçaltımız mutluluğun ölçüsünü kaçırmamak ve dengeyi sağlamak için bu yolu seçmek zorunda kalabilir. Schmidt, bu konudan bahsederken Marlene Dietrich ve  Friedrich Holländer’in şarkısından şu alıntıyı yapıyor:

“Bir şey dileyebilecek olsam

Azıcık mutlu olmayı isterdim

Çünkü, fazlaca mutlu olsaydım

Üzüntünün hasretini çekerdim.”

Aynı zamanda kitabın Melankolinin Gelmekte Olan Çağı bölümünde, melankolinin yalnızca mutluluk karşıtı bir durum olmadığı, teselli eksikliği halinde olunmayan zamanlarda yeni yollar açmayı sağlamasından bahsediliyor. Bu durumun Veronika üzerindeki etkisini değişimi ile açıklayabiliriz; Veronika yaşamından mutsuz olduğunu anlayınca kendine yeni bir seçenek sunuyor: Deliler gibi yaşamak. Bu seçeneği oluşturan şey ise yaşadığı melankolinin ta kendisi. Eğer üzüntüyü, melankoliyi ve diğer olumsuz duyguları kabul etmeseydi kendine ne yeni bir yol sunabilirdi ne de bulunduğu yola devam edebilirdi.

Elbette mutsuzluğu kabul eden tek roman karakteri Veronika değil. Edebiyatla biraz daha haşır neşir olunca fark ediyoruz ki bir durumu kabullenmek, aslında kendini daha umutsuz bir ruh haline sokmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Örneğin Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabının baş kahramanı ve anlatıcısı olan Holden’ın anlattığı üç gün popüler olan çoğu şeyi sevmediğini ve bunu kabullenmesi ile başlıyor, Masumiyet Müzesi platonik aşkını kabul eden ve bu kabulle yıllarca yaşayan bir adamın hikayesini taşıyor, Notre Dame’in Kamburu ise toplumdan dışlandığını kabul eden bir adamın hayatını anlatıyor. Okuyucular olarak bu kabulleri yapamayan karakterlerin içi boş bir anlam arayışında olduğunu ve asla net bir sonuca ulaşamayacağını bildiğimiz için, istemsiz olarak sadece kabullenmiş karakterlerle bağ kuruyoruz.

Yorum bırakın