Ancak ellerimle gördüğüm belini tekrar tutup iki yanından, biraz daha kendime çektim üstümde duran kadını. Bulutsuz yaz geceleri gökte gördüğüm sağlıklı, genç ve siyah parlak tüylü erkek atlar gibi atılan göğsü kabarık yıldızların gölgesinde, kıyıda köşede kalmış ürkek parıltıların bile girmediği odamızda göz gözü görmüyordu ki yüzünü seçemedim, bu çok iyi tanıdığım kadının. Bir kez olsun yüzünü görebilmek umuduyla gözlerimi kıstıkça, karanlıkta yalnızlığıma koşan soluk-yeşil, biçimsiz, hayali neon ışıklar; üstümdeki kızın yüz hatlarından fışkırıyor, dört bir yana saçılıyor ve zaten karanlık olan bu geceyi biraz daha meçhule gömüyorlardı. Islak dudaklarımız birleştikçe bir şey ağzımızı kurutuyordu, biz de ona inat bir daha çekiyorduk tüm yumuşaklığını birbirimizin, anlatacak sözlerimiz tükendiği için ağızlarımızı iyice bastırıyorduk birbirlerine.
Sabah olduğunu duvarların beyazlamasından anladım, beyazlık göz kapaklarımın ardından ruhumu gıdıkladı, dürttü. Dağınık saçları, esmer yarimin omuzlarına vuruyordu. Kafası, yatağın ucunda bir şey görmüşçesine o yöne çevriliydi, dar ve çıplak omuzları gece sızarken odamızın köşelerinden, kirini pasını akıtmış gibi pürüzsüzdü. Yüzünü görmek istemedim bu kadının, nasıl olsa adı ve bir geceyi yaşanılmış kılan karnı dün gibi aklımda.
Martılar, deniz ve şehir arkamdan çiçek dürbünümdeki sahneler gibi geçti, toplanıp dağılarak. Ne bir hayvan beslemenin insan yaşamını katlanılır kılan hissi, ne de güneş gözlüklerimin ardından başka insanları selamlamanın sahteliği dikkatimi çekiyordu bugün, sadece ileriye doğru uzanmak, ve telefonuma not ettiğim şu evi görmek istiyordum.
Vapurdan iner inmez bir kahve kokusu çarptı suratıma, sıcak ve annemin tokatları gibi ağır. Bir süre içine aldı bu koku beni, yolum, rehberim ve yoldaşım oldu, kaynağına götürdü, yaz günleri dereye kaptırdığımız karpuz kabuklarının gözden kayboluşunu hatırlattı bu seyahatim. Okurumun zevkine güveniyorum, bilirsiniz ki kahve kokusu her zaman kahve içmekten iyidir, yudum yudum içtiğim bu siyah şey burnumun duvarından kokuyu temizleyerek gidiyordu mideme. Bitiremedim kahveyi, son yudumlarda ağzım iyice kurumuştu. Bilboardlarda görmeye alıştığım kadınlar silinmiş, yerlerini kameraları silah namluları gibi halkın üstüne doğrultulmuş telefonlar almıştı. Fotoğraflar anı ölümsüzleştirirken, öldürürler de aynı zamanda bu iksinin hiçbir farkı yoktur, diye geçti içimden ama yoluma devam ettim.
Sakin, güzel bir sokaktı burası, binalar birbirlerine biraz yakındı ama hepsinin küçük bir bahçesi de vardı caddeye doğru. Bahçelerde kırık parke taşlar, yer yer toprak yer yer çimen olan küçük alanlar, bayat bira şişeleri, çocuk oyuncakları ve görmesem de solucanlar vardı. Tüm bu şeyler, güneş ve sanki ömürleri boyunca yaşlı ve günahsız olmuş bükük, gülümser insanlar bir araya gelirse buna bahçe denir zaten, bazıları bu yaşlı insanları toprağa gömerler.
Emlakçı kadın bana mahalleliyi, ulaşım fırsatlarını, muhitin ne kadar merkezi olduğunu falan anlatıyordu, ben de giriş katındaki evinde piyano çalan kadını izliyordum. İstediğim ev bu kadının birkaç kat üstündeydi, zamanında birileri de Chopin’in üstünde oturmuştur illa ki. Binaya girdik, kıvrak merdivenleri çıktıktan sonra kapının önünde durduk, emlakçı anahtarlarla uğraştı. Evde eski apartman kokusu, kurumuş kahve, yıkanmamış bardak kokusu vardı, güneş geniş camlardan eve girip havada uçuşan tozlara çarpa çarpa dağılıyor, üstümüzü aydınlatıyordu. Emlakçı evin bu vaziyeti için özür diledi, yakında bir temizlik şirketiyle anlaşılacak ve tüm daire temizlenecekti. Kiranın uygun olması benim için büyük bir fırsattı, kaçırırsam pişman olurdum, çünkü bu dairede tatsız bir olay yaşanmıştı, pek tercih edilmiyordu bu sebeple son günlerde… Daireyi tuttum, mahalle hoşuma gitmişti gerçekten, her yere de yakındı. Piyano çalan kız asla perdesini kapatmıyordu, semtin eski esnafları biçare dükkanlarının camlarına semtle ilgili güzel sözler yazmışlardı. Marangoz semtimizi temiz tutmamız gerektiğini önemle belirtiyor, dikkatli davranmamızı bizden rica ediyordu, kendisinin ağzından duymadım ancak camında öyle yazıyor, Zaten bu zamanda kim bir marangozla karşılaşır ki, marangozların varlığı kuvvetle meçhuldür, dört yıllık felsefe eğitimimi keşke marangozların ontolojisiyle alakalı bir tezle bitirseydim, ben bunun yerine hiç kimsenin umrunda olmayan bir şey yazmıştım.
Mahalleliyle tanıştıkça emlakçının bahsettiği tatsız olayın ne olduğunu öğrendim. Benim evimde benden önce hristiyan bir kadın yaşıyormuş, şairmiş boğazını kesmiş birisi ama faili meçhul, öyle tarihe karışmış gitmiş, bu cinayetin arasında mahallerlerinde insanların nasıl kardeşçe yaşadığından bu hristiyan kadının cenazesinde hristiyanlar kadar, hatta daha da fazla müslüman komşu olduğundan da bahsediyorlardı. Kimi kimsesi var mı yok mu bilinmeyen bu kadın için tüm mahalleli seferberlik etmiş, usulünce cenaze merasimi yapılmış, daha sonra müslüman komşuları kendisi için mevlid okutmuş, belediyenin gazetesine de ilan verilmiş. Hatta kimileri bulutların arasından bir marangozun inzal olduğunu, hiçbir karşılık beklemeden tabut yaptığını söylediler. Kadının yazdığı kitapları buldum, ucuzdular da aldım hemen. Okumaya koyuldum, şiir bana her zaman biraz amatör gelir, tanıdığımız, yaşadığını bildiğimiz insanların şair olduğuna inanmayız. Özellikle kısa kısa dizelerden oluşuyorsa asla iyi bir şiir olup olmadığını anlayamam.
İlk sayfaları hızlı hızlı geçtikten sonra gözüme “Kıvrak Bir Gecenin Karanlığı” isimli şiir takıldı, diğerlerine göre daha uzunca dizelere sahipti. Bir yaz gecesi, parklar insanlara kapandığında/ göz gözü görmezken belimde ellerinle gezmiştin. Şiir bana pek hoş gelmese de okumayı sürdürdüm, betimleyici üslubu gözümde bir sahne çağrıştırıyordu, gerçi sadece karanlığı betimliyordu ama yine de kafamda bir şeyler canlanıyordu, karanlık, koyu yeşil neon ışıkları, kaleydoskobun her şeyi dağıtışı, tekrar toplayışı, sabah evi terk eden bir adam, gece koyna alınan başka bir adam… böyle uzuyordu şiir, sıkıldım açıkçası bir iki sayfa atladım, sonunu merak ediyordum. Gövdesini görmediğim bu adam nasılsa dün gibi a böyle bir anda kesiliyordu şiir, bir baş gibi.
Sonraki gece kapım çaldı, bir adam geldi. Çok özür diledi ancak eve girmesi gerekiyormuş, delil yok etmesi lazımmış acilen, içeri davet ettim adamı, mutfakta sıcak çay var dedim, çıktım. Gitmeden önce giriş katındaki kapıyı tıklatıp haber vermesini söyledim. Piyano çalan kızın kapısına gittim, açtı. Salonuna geçtik perdesi yine açık, sokak karanlık bazense turuncumsu bir ışıkla doluyor, neden perdeyi kapatmadığını sordum, çok korkunç değil miydi böyle, üstünü örtmek tehlikeyi yok etmiyor sonuçta dedi, sonra oturdu bana Chopin çaldı, pek klasik müzikten anlamam prelüd nedir nocturne nedir bilmem, Chopin hoşuma gidiyor hepsi bu. Piyanosunun başına geçince iyice dikleşiyordu gövdesi, memeleri pijamasından hoşnut değilmiş gibiydi, sonra geldi boynumu öptü, dudaklarımı araladı dudaklarıyla. Gözlüğümü burnumdan kaydırarak çıkardı, sonra iyice yerleşti kucağıma tekrar tekrar öptü beni, bense ne için seviştiğimizi bilmiyordum, üstündekini sıyırmak için bir hamle yaptı ki kapı tıkladı, kalktım bana diye, adam çıkmış gidiyordu, tekrar teşekkür etti ve özür diledi. Piyano çalan kızı kendime çekip öptüm ve evime döndüm. Ertesi gece, daha doğrusu sabah altıya doğru evime polis geldi, içeriyi arayacaklarını söylediler, aldım. Mutfakta çay vardı yeni demlenmiş, isterlerse içebilirlerdi, benlik bir şey yoksa giriş katındaki arkadaşımın yanına geçecektim, çıkarken haber verirlerdi. İlk önce biraz şüphelendiler, ancak izin verdiler. Piyano çalan kız beni tekrar evine aldı, tekrar Chopin çaldı, uzun bir şey çaldı bu sefer ben de duvardaki tabloyu izledim bir küçük kayık vardı sanki tabloda Monet’in bir tablosuydu, tablodaki küçük turuncu güneş odamızı aydınlatıyor ve ısıtıyordu. Benim yüreğim ısındı tişörtümü çıkartım, Chopin biraz izin verdi bize, her akşam bu çıplak evinde piyano çalan kız memelerini bastırdı göğsüme, kapı çaldı açmadık, tekrar çaldı, sert sert vurdular. “İbne kesin kaçtı lan!” diye bağırdı biri, gidip kaçmadığımı söyledim, özür diledi ve teşekkür etti, ifademi almak için dışarı davet etti beni, oysa her gün akşam saatlerinde piyano çalan kız çıplak bir şekilde bekliyordu, ifade verdim beni de götürdüler.
İnanmazsınız çok sonra, başka bir apartmana taşındık geceleri perdesi açık piyano çalan kızla birlikte, o yine giriş katını tuttu ben de her gece sessizce geldim kapısına. Öpüşler, iç çekişler,
yatağa birden yuvarlanmalar… Sabah derimden ayrılıp piyanosunun başına oturan kadın, karnın ısırgan otları gibi aklımda.