Kant, kategorilerden bahsettiği Saf Aklın Eleştirisi eserinde amacını, olanaklı bilginin ya da olanaklı deneyin sınırlarını çizmek olarak belirler ve bunu yaparken de bilimin kavramlarına değil kendi kavramlarımıza değinmemizin öneminden bahseder. Kant’a göre öznenin taşıdığı uyarımlar koşulunca biz bir şeyleri bilebiliriz, yani bizlerin, şeylerin kendilerinde nasıl olduğunu bilme gibi bir durumumuz yoktur. Ancak, sahip olduğumuz bilme yetimiz uyarınca nasıl düzenlenebileceklerini ve bu bilginin olanağını bilebiliriz.
‘’eğer nesne benim için bulunuyor ve benim için verili ise, yalnızca nesnenin kendisinde kapsananı bilebilirim.’’ (Kant, 2014, s. 36)
Bu kendinde şeyin bilinilememesi bir anlamda bizlere Kant’ın kendinden önceki dogmatik metafiziği değiştirme amacını gösteriyor. Yapılan yorum ilk önce burada yani dış dünyadaki nesnelere karşı tavrımızda başlıyor, çünkü Kant dış dünyadaki nesneleri bilmemizde bir sistemden bahsediyor aslında, bu sistemde de bizim anlama yetimiz ve duyumsama yetimiz beraber işliyor. Burada bir anlamda dogmatik metafiziği geride bırakarak, daha çok insanın neyi nasıl bildiğini ve bilebileceğini ortaya koymak ön plana çıkıyor. Kant’ın felsefesinin en önemli niteliği de aslında burada, insanın neyi nasıl bileceği konusunda şekilleniyor. Çünkü bu kısım tam anlamıyla, bizlere sadece Kant felsefesinin temelini göstermekle kalmıyor aynı zamanda felsefenin de asıl işlevine ve neliğine karşı sorduğumuz sorulara ışık tutuyor.
Kant’ın amacını gördükten sonra hemen peşinden bu amacın ilerleyeceği sistemi soruyoruz ve bu sorunun cevabını da anlama yetimizin saf kavramlarından oluşan kategorilerde buluyoruz. Burada, kategorilerden bahsetmeden önce bu kısımda sıkça kullanacağımız ve bizlerin bilme konusundaki nihai amaçlarında muhakkak değineceği kavramlardan bahsetmek gerekiyor.
Bunlardan ilki duyumsama yetimizdir, öncelikle bizim zihnimiz her türlü yetisi bakımından tasarımlamaya yöneliktir ve yetilerimizin her biri bir tasarım ortaya koyar. Duyumsama yetimizin tasarımları da görülerdir. Bu bağlamda duyumsama yetimiz hakkında, onun görebilen fakat düşünemeyen bir yeti olduğunu söyleyebiliriz. ‘’Öyleyse şeyleri ancak duyusal sezgi biçimi yoluyla a priori sezebiliriz, ama bu yolla nesneleri bize (duyularımıza) görünebildikleri gibi bilebiliriz, kendilerinde olabildikleri gibi değil; ve bu varsayım, eğer a priori sentetik önermeler olanaklı olarak kabul edilecekse, ya da, onlarla edimsel olarak karşılaşılması durumunda, eğer olanakları kavranacak ve önceden belirlenecekse, saltık olarak zorunludur.’’ (Kant I. , 2014, s. 39-40)
Tekrardan karşımıza kendinde şeyleri bilemeyeceğiz durumu, bu sefer duyumsama yetimizle ilgisinde karşımıza çıkıyor.
Duyumsama yetimizle beraber iş görecek olan ve kendi kanaatimce çok büyük önem teşkil eden yetimiz ise anlama yetimizdir. Anlama yetimiz duyumsama yetisi gibi görebilen bir yeti değildir, fakat onda duyumsamanın sahip olmadığı düşünme ya da tasarımlama yetisi mevcuttur.
‘’Bize nesne olarak verilecek her şey, bize sezgide verilmelidir. Ama tüm sezgimiz yalnızca duyular aracılığıyla yer alır, anlak (anlama yetisi) sezmez, ama yalnızca üzerine düşünür.’’ (Kant I. , 2014, s. 46)
Yani anlama yetimiz tasarımlayabilen bir yetidir, anlama yetimizin bu tasarımlarına ise Kant ‘’kavramlar’’ diyor. Duyumsama yetisi ve anlama yetisi arasındaki çok farklı ve ince çizgi benim açımdan onların işlevlerinden kaynaklanıyor. Duyumsama yetimiz bizlere duyulur dünyada gördüğümüz şeyler hakkında duyumlarımız kadar bir veri aktarır aslında, anlama yetimiz ise duyulur dünyada olanların, öyle olduğunu gösterir bizlere, bu sebepten ötürü de onu kurucu ve zorunlu en temel yetimiz olarak nitelemek normaldir. Sonuçta, Kant’a göre bilgimiz iki ana temel kaynaktan doğmakta ve bunlardan biri dış dünyadaki tasarımları almak, bir nevi duyumsamak biri de bu aldığımız tasarımlar ya da duyumlar yoluyla bir nesneyi bilme yetisidir. Birinci yol ile nesne bize verilir ikinci yolla da nesneyi aldığımız tasarım ya da duyum ile düşünürüz. Buradan Kant’ın felsefesinde büyük yeri olan bir öğretiye de gidiyoruz. Duyarlılık olmadan bize hiçbir nesne verilemez ve anlama yetisi olmadan da hiçbiri düşünülemez. ‘’ İçeriksiz düşünceler boş ve kavramlar olmaksızın sezgiler kördürler’’ (Kant I. , 1993, s. 66)
Bu yetilerimizin yanında, Kant felsefesinde sıkça anlama yetisi ile karıştırılan fakat ondan çok bağımsız şekilde ilerleyen bir kavramımız vardır, o da akıldır.
Akıl da aslında anlama yetisi gibi düşünebilen bir edime sahip olsa da anlama yetisinin düşünmesi ile aklın düşünmesinde model bakımından bir farklılık saptayabiliriz. Şöyle ki; akıl düşünmesi sayesinde aslında bize deneyimden ya da duyumsamadan bağımsız birtakım yargılar ortaya koymamızı sağlıyor. Bu durumda aklın, kurucu nitelikteki anlama yetisinin yanında, yargı ortaya koyan, yasa verebilen bir özelliğinden söz edebiliriz. Anlama yetisi ve akıl farklı düşünme modellerine sahip olsa da anlama yetimize sınır çizerek, onunla bir anlamda beraber de hareket ettiğini gösterebilir. Akıl, anlama yetimize sınır çizmesinin yanı sıra, bizlerin birtakım çıkarımlar yapmasını sağlar, bu bakımdan da anlama yetisi gibi kurucu bir özelliğe sahip olmasa da düzenleyici bir yetiye sahiptir. Akıl ve anlama yetisinde önemli farklardan biri Kant’ın bilimi nihai amaç edinmesinden kaynaklanıyor. ‘’Usun bilimin güvenilir yoluna girmesi doğallıkla çok daha güç, çünkü yalnızca kendi kendisiyle değil ama nesnelerle de ilgilenmesi gerekecektir; buna göre bir ön-öğreti olarak mantık bir bakıma yalnızca bilime açılan bir penceredir; ve bilgiler söz konusu olduğu zaman bunlar üzerine herhangi bir yargıda bulunabilmek için bir mantığın gerekli olmasına karşın, gene de bu bilgilerin kazanılması için bakılacak yer sözcüğün tam ve nesnel anlamıyla bilimlerin kendileri olacaktır.’’ (Kant I. , 1993, s. 23)
Buraya kadar aslında bizde bulunan birtakım durumlardan bahsettik fakat burada değinmemiz gereken bir diğer kavram da doğa kavramıdır. Doğa, Kant için zihinden ayrı türde bir kurallılığa ve yasalılığa sahiptir ama buna rağmen kendi başına zihinden ayrı bir şekilde düşünülen bir şey değildir.
Fakat Kant, doğanın zihinden ayrı bir şekilde düşünülen bir şey olmama durumundan kaynaklı olarak, doğayı zihne çekmeye çalışıyor. Bu yüzden de kurulan doğaya kurallarını verenin zihin olduğunu ve anlama yetisi ile doğanın bağının, doğa yasasını anlama yetisi içinde aramamızdan kaynaklandığını dile getiriyor. Kant’ın etik öğretilerinde dikkat çekilen konulardan birisi olan ahlak yasasına göre davranmak bu ahlak yasasının da akıldan gelmesinden yola çıkarak aslında, aklın pratik anlamda yasa koyucu niteliğe sahip olduğunu ve buna karşın anlama yetisinin ise doğa alanında yasa koyucu olduğunu söyleyebiliriz. Genel olarak Kant’ın felsefesinde bir şeyin neliğni sorgulamadan önce insan zihninin sorgulanması gerektiğini o şekilde ortaya konması gerektiğini biliyoruz, bu genel tavır burada doğaya yönelik de sergileniyor, doğa nedir diye sormadan, bu konunun soruşturmasını yapmadan önce insan zihnini ilk olarak soruşturulması gerekiyor.
Buraya kadar Transendental Analitik konusunda bizimle beraber olacak temel kavramları tanıttık.
Düşünmek, bilgimizin bilgi edinmemizin en önemli kollarından biridir, düşünmemiz sayesinde yargılama yapabilir ve kavramlar kurabiliriz. Antik Dönemden, Aristoteles’ten beri biliyoruz ki düşünmenin formları anlama yetimizin formlarının, kuralları ya da yasaları olarak ele alındı ve bunlar da daha çok yargı verme konularında sonuç çıkarma durumlarında uyulan mantığın temel yasalarıydı. Burada Kant’ı Antik Dönemden ayıran bir konuyu görüyoruz o da Kant’ın Aristoteles’in aksine mantığın yasalarını araştırmaya kalkışmamasıdır. Çünkü Kant, düşünmemiz konusunda, sadece duyuların bize verdiği şeyler arasında ilgiler kurmakla yetinmediğini düşünüyordu. Nitekim bizler anlama yetimiz sayesinde duyu verilerinin bize bir şeyin niteliklerini belirli bağlantılar içerisinde vermesi işlemini gerçekleştiriyoruz.
Anlama yetimizi bir anlamda dış dünyada karşılaştığımız duyusal algıların objesini kavramamızı sağlayan yetidir. Bizlerin anlama yetisinin hatta Prolegomena’da geçen tanımıyla ‘’saf anlama yetimizin’’ birtakım temel kavramları var ve bu temel kavramlar sadece düşünmenin temel kavramları ya da formları değildir. Bu kavramlar öyle kavramlardır ki bütün bilgimizin, deneyimimizin ve duyumsamamızın en temel yönetici ilkeleridir. Nasıl ki bir bilimin dayanağının ne olduğunu sorduğumuzda, buna cevap verebilmemiz için o bilimi yöneten ilkelerdeki kavramların formlarını genel olarak deneyimi ve araştırmayı olanaklı kılan, bağlar kuran düşünmenin formlarını araştırmak gerekiyorsa anlama yetisinin de temel kavramlarını araştırırken bu temel kavramların kategoriler olduğunu dile getirir kant.
Çok yabancı bir kelime olmayan aslında Aristoteles’ten beri aşina olduğumuz bir kavramdır kategoriler. Fakat Aristoteles’e göre kategoriler varlığın her zaman her yerde ortaya çıkan en genel özelliklerinden ibaretti. Burada Aristoteles’ten tekrar bahsetmemizin nedeni Kant’ın kategorilerinin aslında Aristoteles’in 10 adet kategorisine kendi bulduklarını eklemesinden kaynaklı. Bir diğer fark ve değinilmesi çok önemli olan husus, Aristoteles’e göre ifade ettiğimiz durumların çözümlenmesi sayesinde elde ettiğimiz kategoriler aslında varlığın da kategorileridir, buradan Aristoteles’in kategorilerinde varlıktan ve varolanlardan hareket edildiği yorumuna ulaşıyoruz. Fakat kant kendi kategorilerinin inşasında varlıktan ya da var olanlardan değil tamamıyla düşünen özneden yola çıkarak bir inşa söz konusudur. Burada Kant’ın düşünen özneden yola çıkmasını bencillikle ya da egoizlmle karıştıran öğretilere de bir eleştiri de bulunmak da fayda var; Kant’ın felsefesinde ve en önemlisi de epistemolojisinde insana yüklenen önemin ciddi bir önem olduğunu ve bu öneminde bencillik kavramıyla bağdaşmadığını düşünüyorum. Söz konusu epistemolojik ve bilgisel bir sistem inşası, burada insanı düşünen özneyi ön planda tutmak ve onun gerçekten önemli olduğunu saptamak yatıyor. Bu önem, egoizm ya da bencillik gibi bir kavramla sınırlandırılacak kadar yetisiz bir kavram değil kanaatimce. Kant’ın yeni görüşünde nasıl ki zaman ve mekan/uzay, varlık boyutları olmadan bizde zaten bulunan ve bizlerin kavrayşını düzenleyen duyulara özgü formlar yaratıyorsa kategoriler de tıpkı bu formlar gibidir. Bu yüzden onları aramaya kalktığımızda dış dünyadaki nesnelerde ya da şeylerde değil, anlama yetimizde arıyoruz. Kant’ın felsefesinde Newtoncu fiziğin ve evrenbilim ilkelerinin büyük bir önemi var, bu önem kategoriler konusunda iki önemli öğretiye götürüyor bizi. Öncelikle Kant’ın Newtoncu fizik etkilerine sahip olmasından dolayı kategorileri en iyi görebileceğimiz yer doğa bilimleridir. Ayrıca, Aristoteles’in kategorilerinde zaman ve uzay/mekan kategorilerin içinde yer alırken, Kant’ın kategorilerinde yine Newtoncu fiziğin etkisinden dolayı zamanı ve uzayı kategorilerin içine koymadığını görebiliyoruz. Çünkü bu kavramlar algımızın, anlama yetimizin alıcı özelliğinden gelen formlar ya da kavramlardır.
Sonuç olarak Transendental Analitiğin temel konusu olan kategorilere gelmeden yetilerimizden ve bu yetilerin farklarından bahsettikten sonra kategorilerin niteliğini görebilir ve bu niteliğe göre bir yorum yapabiliriz. Kategorilerin önemi ise, dış dünyada tam anlamıyla görünüşünü veremediğimiz kavramlarla karşılaştığımızda başlıyor. Örneğin, ‘’sadakat’’ kavramının görünüşler alanında bir karşılığı yok, bu yüzden de ona karşı yönelimlerimizde birtakım güçlükler yaşanıyor. Kant, burada kategoriler hakkında bir gerekçelendirme verilmesi gerektiğini ve bizlerim bu kavramları hangi gerekçelendirme ile görünüşler alanında kullandığımıza bakmamız gerekiyor. Kategoriler, anlama yetimizde kurulmuş düşünme kalıplarıdır. Peki bu kategorilerin görünüşlerle ilişkisi nedir? Kategoriler aslında görünüşlere bağlı haldedir, böyle bağlı olmasından dolayı görünüşler açısından bu kategorilerin de bir zorunlulukla ortaya çıktığı yorumuna ulaşabiliyoruz. Buradaki zorunluluk sayesinde de tam bu noktada, deneyimimiz başlıyor. Dış dünyada bize gelen görünüş kategorisi ile geliyor, onu deneyimliyoruz ve bu deneyimleme de temele kategorilerin yerleşmesi ile kurulmuş oluyor, ki kategorilerin en mühim özelliği de burada beliriyor.
Kaynakça
Kant Immanuel, Arı Usun Eleştirisi, (Aziz Yardımlı çev.) İdea Yayınları, İstanbul, 1993
Kant Immanuel, Prolegomena, (Aziz Yardımlı çev.) İdea Yayınları, İstanbul, 2014