Bazı Güzel Şeylerin Fotoğrafları

I. Allah-Las’tan Öğrenilecek Bir Şey Var Mı?

Bundan emin değilim. Tanıştığımız ilk günlerde bunu konuştuk. Allah-Las’ı nereden biliyorsun diye sordu, bilmem lise yıllarında herkes bir şeyler keşfeder diye düşünüyorum. Dolmuşların kalktığı yerdeki genelevleri, genelevlerin altındaki çay ocaklarında oturan yaşlı kadınların fahişe olduklarını, Perşembe günleri meydana çıkan yokuştaki pastahanede güzel bir grubun çıktığını ve şehirde bazı gecelerin diğerlerinden daha aydınlık geçtiğini, bir de pek alışmadığımız türde müzik yapan grupları. Ben de Allah-Las’ı bilmesine şaşırmıştım açıkçası, neden diye sorarsanız bilmiyorum. Allah-Las güzel müzik yapıyordu, efektler yüzünden vokalin dedikleri çok net anlaşılmıyordu, belki de onları güzel yapan şeylerden biri de buydu. Artık bir önemi yok. Onunla görüşmüyoruz ve Allah-Las’tan sevmeyi falan öğrenemedik, başka ne öğrenmek gerekir ki zaten.

II. Annelerin En Gözde Çocukları Birleşin!

Kız kardeşim annemin en çok beni sevdiğini düşünüyor. Anneminse böyle şeyleri pek umursadığını sanmıyorum. Küçük kardeşimi çok seviyor çünkü ona acıyor. Bizim tatlı anlarımız oldu, onunsa hep kötü anları oldu gibi geliyor ona. Çünkü dünya günden güne kötü bir yere dönüşüyor. Salgın hastalıklar çıkıyor, berbat siyasiler varlıklarını sürdürüyor ve mahalle bakkalları varlıklarını yitiriyorlar. Peynir çok pahalı, ev kiraları çok pahalı, birinci tekil şahıstan bakıldığında hayat çok pahalı, üçüncü tekil şahıstan bakıldığında hayat çok ucuz. Tren kazaları oluyor, işçilerin hakları verilmiyor, küresel ısınma her gün daha da büyüyen bir tehdit oluyor, paranın bir değeri yok. Oysa annemle babam doksanların sonunda bir arkadaşları aracılığıyla tanışmışlardı ve ilk buluşmaları Ankara’da küçük bir pastahanede gerçekleşti. Babam çok konuştu annem uzun uzun dinledi. Babamın kemikli zayıf bir yapısı vardı; anneminse elmacık kemikleri çıkık yanakları kıp kırmızıydı. Biraz da soğuktu tabii hava, Ankara soğuğu. Babam çay içiyordu, annem salep. Pastahanenin sarı, sıcak ışığı akşama doğru hafifçe grileşmiş Ankara’ya sıcaklık yayıyordu. O esnada pastahanenin baktığı yoldan ambulanslar, taksiler, arabalar ve kayıp kayıp düşen yayalar geçiyordu. Hatta aralarından birinin anlatacak çok önemli bir şeyi vardı ama annem ve babamdan daha önemli değildi. Anlatmadı o yüzden. Babam doktor olacaktı, annem öğretmen. Dünyaya iki çocuk getireceklerdi. Birisi kız diğeri oğlan. Kız veteriner hekim olacaktı, oğlan mühendis. Yıldız Teknik’te okuyacaktı oğlan, belki eğitimine yurt dışında devam edecekti. Kıza küçük bir klinik açacaklardı, bunun için birikim yapacaklardı. Önce kızları evlenecekti, sonra oğulları. Haftasonları topluca yemek yiyeceklerdi, bağ evinin bahçesinde. Torunları onların kucağına çıkacak ve büyük bir hevesle sorular soracaklardı. Onlar da bir bir cevaplayacaklardı. Sonra belki bir gün huzur içinde hakkın rahmetine kovuşacaklardı. Büyüyünce anladılar ki dünyada huzur diye bir şey yok ve oğullarının kafası sayısala basmıyor. Ama geçen sabah uyandıklarında, oğulları uzakta kendi evindeyken ve kızları arkadaşlarıyla buluşmak için dışarı çıktığında, hava soğuk olduğu için sıcak bir şeyler yaptılar. Babam çay içti mutfak masasının duvar tarafında, annemse salep yaptı hızlıca. Babam kemikli yüzünün kupadaki çaydan yansımasını izledi, annem de iki eliyle sarıldı salepe, elmacık kemikleri çıkık yanakları kıp kırmızıydı. İkisi de kilo almışlardı tabii, saçları beyazlamıştı, babamınkiler dökülmüştü de tepeden biraz. Ömür geçiyor dedi babam, çok konuşmadı. Annem, Ege’ye gidelim dedi bu yaz. Çünkü Ege sıcaktı, ilk yuvaları da oradaydı. Belki orada hala genç bir kız ve yeni mezun bir delikanlı vardı. Çocuk kasabaya doktor olarak gelmiş, kız da bir okulda öğretmenlik yapmaktaydı. Bir çocuk bekliyorlardı, oğlan olursa ismini Asım koyacaklardı. Mutfağın ışığı beyazdı ve kimseyi ısıtmak gibi bir derdi yoktu.

III. Elektro Gitar Fiyatları

O Moby Dick’i çok severdi. Ben de Moby Dick’i çok severdim. O üniversitede Melville üzerine mükemmel bir ders almıştı ve hocasına bayılmıştı. Bense üniversitede böyle bir ders almadım. Onun elektro gitarlara büyük bir ilgisi vardı, benim de bir Jazzmaster’ım. Ona da bir gitar almalıydık, bunu hak ediyordu ama gitar fiyatları almış başını gitmişti. Bırak birikim yapmayı günü bile geçirecek para bulmakta zorlanıyordu herkes. Bir dönem beni sevdiğini düşünüyorum o muhtemelen böyle düşünmüyor, ben de şu an onu sevdiğimi söyleyemem. İnsanlar birbirlerini severler ve sevmezler, hayat böyledir. Yine de insanın hatıralarına düşman olmaması gerekir, onlar bizi biz yapan şeylerdir. Bir gece birlikte uyurken, o hep ondan önce sızdığımı zannediyor, tavanı izliyordum. O çok hafif hırıltılar çıkartarak uyuyordu ve göz kapakları hafifçe hareket ediyordu. Çıplak omzundan beyaz bir ışık yansıyordu ama kuvvetli ve rahatsız edici beyaz bir ışık değil, soluk ve biraz da esrarlı duran bir beyazdı. Elimi omzuna koymaya çalıştım ama beyaz ışıktan içeri girdi, biraz genişledi beyaz ışık, iyice yaklaştırdım yüzümü ışığa, içeriyi görmeye çalıştım. Bir denizden başka görülecek bir şey yoktu. Sadece bir deniz, belki içinde yüzen balıklar, Onun nefesiyle kabarıp alçalan dalgalar, ara sıra duyulan uğultular. Geri çekildim. Saçlarını öptüm ve uyudum. Ertesi gün tek başıma uyuduğumda sular altında nefesini tutmakta zorlanan bir balinaydım ve çıkıp nefes almaya üşeniyordum.

IV. Eski İnsanlar Neden Vardır?

Yine cevabını bilmediğim bir soru. Bir kızla tanıştık, ismi Avaline’dı. Kendi saçlarını kesip boyamayı seviyordu. Dünyaya eğlenmeye ve özgürce yaşamaya geldiğini söylüyordu ama nerdeyse her gün evinde oturup ağlıyordu. Bir gün buluştuk. Sahil boyunca yürüdük, kot şort giymişti ve eskiden şort giymeyi pek sevmediğini söyledi. Bir erkek ona yıllar önce çiçek dürbünü almıştı ve bazı geceler dünyaya çiçek dürbünüyle bakıyordu. Çiçek dürbünüyle her şey daha eğlenceli olabiliyordu, ama sıkıcıydı da bir yandan hep aynı şeydi sonuçta, tabii hayat da öyleydi. İkisi de aynı şeydi. Yine de atmıyordu çiçek dürbününü. Ağladığında o dürbünden bakıyordu ve hiçbir şey göremiyordu. Bir zamanlar sevildiğini hissediyordu o garip görüntüde. Kim kime niye çiçek dürbünü alır ki? Saçma, çocukça, romantik bile değil, etkileyici hiç değil, sadece çiçek dürbünü. Yine de Avaline bir çocukla tanışmıştı ve çocuk ona çiçek dürbünü almıştı. Avaline’ı son gördüğümde ona bir çiçek dürbünü aldım ve bir daha hiç görüşmedik. Geçen gece ağlayasım vardı ama çiçek dürbünüm yoktu. Avaline’ı aradım ve ağladım. Neden ağladığımı sordu. Benim hiç çiçek dürbünüm yoktu, Avaline’ınsa tamı tamına iki tane vardı.

V. Hayatta Bir Gün

Sevda’nın annesi ölmüştü ve çok üzgündü. Dünya’da her gün birilerinin sevdikleri ölür, bu her gün sürekli olarak gerçekleşir ve bunun düşüncesi bile insanı üzebilir. Sevda, Kerim’i sevmiyordu. Kerim de artık çok umursamıyordu ama Sevda’nın annesinin öldüğünü görünce Facebook’ta onun için biraz üzülmüştü. Kahvesinden bir yudum alıp kafenin geniş camlarından dışarı baktı. Kerim’in korkacak bir şeyi yoktu, çünkü kaybedecek bir sevdiği yoktu. Annesinin ailesi yıllar önce, çevrelerindeki insanlarla aynı mezhepe bağlı olmadıkları için bir gece vakti yakılarak öldürülmüştü. Annesi kurtulmuş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Okumak için Konya’ya gitmiş, orada Kerim’in babasıyla tanışmıştı. Babası, annesini ailesiyle tanıştırmaya Trabzon’a götürdüğü yıl sel olmuştu ve Kerim’in babasının tüm ailesi selde boğulup ölmüştü. Birbirlerinden başka kimsesi kalmayan bu iki insan evlenip Kerim adında bir çocuk getirmişlerdi dünyaya. Kerim üniversite okurken onu ziyarete gitmek için yola çıktılar. Onlarla aynı anda otoyolda olan bir kamyon arabalarını ve onları paramparça etti.

VI. Sedef

Sedef her şeyden habersiz uyuyordu. Ömerli’ye taşınmış ve kimseyle görüşmez olmuştu. Eski kocasının üniversiteli sevgilisiyle Galata’da yaşadığını ve Kramer-Galactica XVII78310 isimli uzay gemisinin Ankara’ya inip gece boyunca önlerine çıkan tüm insanları eritip kalıntılarını vakumladıklarını bilmiyordu.

2021

Dragos 

Yorum bırakın