Maltepe Park Starbucks Çalışanlarına
diye seslendi bana. Yaz gelince onu terk edecektim. Kötü bir insan olduğumdan ya da onu eskisi kadar sevmediğimden değil. Sadece yaz gelecekti, hayatlarımızda yol ayrımları olacaktı ve yeniliklere karşı direnç kazanmamak için birlikte olmamamız lazımdı. Yaz gelince, güneş hayatlarımıza girince ayrılacaktık. Genç olmanın hepimize attığı en büyük kazık buydu kanımca, sürekli ihtimalleri düşünmek, onlar için her şeyimizden olmayı göze almak zorunda kalıyorduk. Oysa yaşlanınca insan fırsat kollamayı bırakır, sahip olduklarının değerini fark eder, onlara sarılır. En azından babaannemim çocuklarıyla kurduğu bağlantıdan yola çıkarak bunu söyleyebilirim.
Babaannemin kız kardeşi, köy yolunda önümüzü kesip ona balık alıp almadığımızı sordu. Doksan yaşındaydı, canı balık çekiyordu, oğulları ondan çok uzakta olduklarından, biraz da varlığını yük gördüklerinden, onunla ilgilenemiyorlardı artık. Balıkçıların kapalı olduğunu söylediğimizde kolunu gösterip öne ve arkaya doğru çevirmeye çalıştı, konuşmaya nefesi yetmemişti. Bu kol hareketiyle meramını anlamamızı bekliyordu. Anlamadığımızı düşündüğü için arabaya doğru yaslanıp biraz nefeslendi. Gücünü toparlayınca çiğ balık değil, pişmiş balık istediğini söyledi, çünkü artık kolunu hareket ettiremiyor, balığı tavada pişiremiyordu. Kolu bu yeteneğinden de yoksun kalmıştı. Motoru çalıştırıp ilerlemeye başlayınca, ellerini arkada bağlayıp bizi izlemeye koyuldu. Köyün yollarının tozu, arabalar gelip geçtikçe havalanıyor, insanın nefesine ve bakışına karışıyor, insanı öksürtüyor ve küçük çocukların bulutlara baktıklarında gördükleri gibi yarı gerçek yarı hayal şekillere dönüşüyor, sonra da yeni bir arabayı beklemek için tekrar yolun üzerine konuyorlardı. Doksan yıldır bu köyde yaşıyordu kadın. İlk on altı senesini daha aşağıda olan mahallede babasının evinde geçirmişti, sonra buraya gelin gelmiş ve sel senesi evler tekrar onarılana kadar şehirde kaldığı süre dışında tüm ömrünü burada geçirmişti. Rıza abinin, Zehra yengenin ırzına geçtiğini bu oturduğu yerden görmüştü de söz olur diye kimseye anlatmamıştı. Şerefsiz Rıza abi sonra Ayten’in de ırzına aynı tarlada geçti. Tütünlerin arasında. Zehra’yı da Ayten’i de bir temiz dövdüler, sonra da evlendirdiler. İkisinin de birer kızı oldu, biri kızına Ayten, diğeri Zehra ismini verdi. Yıllarca birbirlerini teyze kızı olarak bildiler, oysa kardeştiler. Zehra’nın kızı Ayten bir tütün tüccarıyla evlendi köyden ayrıldı. Adam sonradan bir kuyumcu açtı, adı birkaç hukuksuzluğa karışınca bir sabah vakti kurşuna dizdiler. Ayten çocuklarıyla köye döndü, babası eve almadı kızı, babaannemin doksan yaşındaki kız kardeşi -o zaman kırk sekiz yaşındaydı, dünyanın en iyi balıklarını pişiriyordu- evini açtı Ayten’e. Bir süre sonra babası da yumuşadı aldı Ayten’i. Büyük Ayten’in kızı Zehra’ysa öğretmen oldu, ilk önce okumasın dediler ama inat etti, annesi de arkasında durdu. Nevşehir’e bir köy okuluna atandı, oranın diğer öğretmeniyle birbirlerini sevdiler. Evlendiler, babası düğünde hüngür hüngür ağlayınca Ayten gitti kocasına her şeyi anlattı, kız senin kızın değil dedi. Adam o gece tütünlükte kendini vurdu. Zehra babasının başsız vücudunu görünce bir çığlık attı, çığlık öyle bir çınladı ki üstünden yıllar geçti, köyde kimsenin kulağındaki çınlama geçmedi. Hastanelerde sabahladılar, doktor doktor gezdiler, hiç kimse çınlamanın sebebini çözemedi. Sonra köye “Çınlayanlar Köyü” ismini verdiler. Zehra’nın çocuğu olmadı, Zehra mı kısır yoksa damat mı kısır diye dedikodu yaptıklarından köylüye küstü Zehra, bir daha da gelmedi, annesini yanına aldı, annesi köye dönmek isteyene kadar baktı ona. Ayten bir gün çocukları da alıp Zehra’nın yanına Turgutlu’ya gitti. Cumhuriyet parkındaki koca ağaçların altında oturdular, çay içtiler, piknik yaptılar, çocuklar oradan oraya koştu. İki kadın birbirlerine bakıp durdular, kardeş olduklarından habersiz, annelerinin ismini taşıdıkları için birbirlerine önem vererek. Yine de konuşacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Birlikte büyümüşlerdi ama artık o yıllar geride kalmıştı, bin tane olay olmuştu. İki küçük çocuklardı, ağaçların arasında koşmuş, yazları camiye Kur’an kursuna gitmiş, adet olduklarında birbirlerine anlatmış, köydeki çocuklara özenip soyunup dereye yüzmeye girmiş, sonra da çırılçıplak halde annelerine yakalanmış bir temiz dayak yemişlerdi. Ayten evlenmiş gitmiş, Zehra da okumak için köyden ayrılmıştı. Zehra okulu bitirip döndüğünde Ayten’in kocası çoktan ölmüş, Ayten de köye dönmüştü. Babaannemin kız kardeşi bir akşam onlara balık yapmış, onlar da bir yandan yemek yiyip bir yandan olan biteni konuşmuşlardı. Ayten, Zehra’ya sürekli hınzırca gülerek okuldaki erkekleri soruyor, Zehra da her seferinde kıpkırmızı olup hiçbir erkekle konuşmadığını söylüyordu. Nevşehir’de sonradan kocası olacak adamla tanıştığında ilk Ayten’i arayıp anlatmıştı her şeyi ama şimdi Cumhuriyet Parkı’nda otururken konuşacak hiçbir şeyleri yoktu. Ayten memlekete döndükten sonra da bir daha hiç görüşmediler. Zehra yıllar sonra kocasıyla köye döndüğünde arabaları yoldaki tozu kaldırıyor ve ömürleri boyunca aynı yerde oturup dünyayı seyreden köylülere, tozu şekilden şekile sokarak bir şeyler anlatıyordu. Babaannemin kız kardeşinin önüne geldiğimizde araba durdu. Zehra başını camdan çıkartıp kadına selam verdi. Kadın önce balığı sordu, sonra kolunu gösterip derdini anlattı, sonra da gözleriyle beni göstererek kim bu diye sordu. Zehra halam gülümseyip “Osman’ın büyük oğlu, kardeşim Osman yok mu teyze” diye kim olduğumu açıkladı. Sonra yukarı mahalleye babaaanemin yanına çıktık, Emine teyzenin balık istediğini söyledik. “Doksan yaşına geldi ne balığı, n’apacak balığı!” diye karşılık verdi babaannem. Onun huysuzluğuna güldük.
Nil’in yanında uzanmış o uyurken bunları düşünüyordum. Babaannemin kız kardeşini, çok yaşlıydı, öleyazıyordu resmen ama canı hala balık çekiyordu. Doksan yıldır köydeydi ve hayattan tek beklentisi önceden pişirilmiş bir parça balıktı. Oysa bizim için her şey belirsizdi. Yaz gelince ne yapacaktık. Memlekete dönmeli miydim bu yaz? Nil, Erasmus stajı için gidecek miydi? Nil uyanır gibi oldu, ona doğru döndüğümde gözlerini hafifçe aralamıştı. Biraz daha uyumaya çalıştı bir süre, sonra pes etti. Ne düşünüyorsun diye sordu. Duymazdan geldim. Yaz gelince onu terk edecektim. “Murat baksana”…