2021 baharında dostum Asım Eraydın’dan bir telefon aldım. Kısa bir muhabbetten sonra heyecanla yeni yazmış olduğu ve nihayete erdirdiği bir kitabından bahsetti. Doğrusunu söylemek gerekirse kendisinin bu heyecanına iştirak etmekte pek zorlandım çünkü evvela bir kitap yazmanın nasıl bir tecrübe ve his olduğundan habersizdim ve kendi hayatımda da çalkantılı bir dönemdeydim. Asım, kitabı gönderip okumamı rica etti ve geri dönüşümü heyecanla beklediğini söyledi.
Bir yazarın, ki ileride daha da adı duyulacak bir yazar olduğunu bugünden söyleyebiliriz, ilk kitabını okumak gibi nadide bir tecrübenin faili olmak o zaman farkında olduğum bir şey değildi. Çok istekli olmayarak bunu kabul ettim. Beklentim gayet düşüktü, ne olabilirdi ki? En fazla kötü bir şey okumuş olurdum. Ancak kitabı okumaya başladıkça bu beklenti yerini muazzam bir heyecan ve macera hissine bıraktı.
Edebiyat yazıları, kitap eleştiri ve incelemelerinden pek anlayan biri olduğumu söylemem lazım gelir bu noktada. Bu sebeple kendimi kitabın teknik bir inceleme ve eleştirisinden istisna tutma hakkını görüyorum. O halde ne sunacağım sizlere? Biraz utangaçlık ve biraz da özelini paylaşmanın getirdiği çıplak kalmışlık duygusuyla bu kitabın bende oluşturduğu izlenimi sizlere aktarmak istiyorum. Bu aktarım ve anlatım biraz kitaba biraz da benim muhayyilem ve hafızamda canlananlara dayanacaktır.
Kitabın hikâye akışı beni çok etkilemişti zira yeni nesil edebiyat kitaplarını elime aldığımda, belki de noksanlığımdan kaynaklı, çok sürüklenemiyordum. Asım’ın kitabı ise bu önyargı yerle yeksan etmeye yetti. Her sayfayı iştahla çevirdiğimi, daha doğrusu ekranı aşağı indirdiğimi demeliyim, hatırlıyorum. İlk okumadan sonra bir yanımda ekran, elimde telefon heyecanla Asım’a kitabını övüyordum. Eh, yer yer eleştiri de veriyordum ancak edebiyatçı (ve edebiyatla çok iştigal eden biri) olmadığım için bunlar çok daha öznel kalıyordu.
İkinci okumam çok daha teknik bir sebeple oldu. Asım, kitabını bir yayınevine göndermek istediği için ön metin olarak göndereceği metnin editörlüğünü yapmamı benden istemişti. Ben de bu teklifini seve seve kabul ettim. İşte kitapla öznel bir bağ kurmam esasen bu süreçte şekillendi. Bu arka plandan sonra kitap hakkında birkaç kelam etmeye çalışalım, ardından kitabın bende uyandırdığı ve önemli olduğunu düşündüğüm fikirlerin kısa bir sunumuyla bu yazıyı da nihayete erdirelim.
Kötü Tohumlar… ismi gerçekten güzel. Asım’ın rock mock işleri var, sanırım bu kitabın başlığı da bir rockçının şarkısından gelmekte. Bu yazıyı yazarken bu bilgiye ulaşmam işten bile değil ancak kitapla kurduğum bağın samimiyet ve sahiciliğini öldürmemek için bunu yapmayacağım. Hatırat şeklinde yazılan kitaplar beni zaten kendilerine çekerler. Asım’ın kitabı da biraz öyle diyebiliriz sanırım. Bir birey var ve bu kendi yaşadıklarını anlatmakta. Ben de bu anlatıya kapılmış buldum kendimi. Kitaptaki kahramanımız, Asım desek değil Asım olmayan desek de değil, rüya gördükçe onları hissettim. İzmir’in sıcak havasını teneffüs edişi, yemeklerden rahatsızlık çekmesi, kadınlarla derin bir ilişkisinin ancak derin olduğu kadar da karmaşık olan resmini ben de hissettim. Kitaplardaki bölümler bu hissiyatın artması, daha doğrusu yoğunlaşması için bir imkân sunuyorlar adeta. Başta zor gibi gelen bu bölüm sıralaması kitaba aşina oldukça daha eğlenceli bir hale geliyor. Yazar’a da söyledim, burada sizlere de söylemek isterim Sarı başlıklı 6. Bölümdeki rüya anlatısı çok ama çok hoşuma gitmişti. Beklenmedik bir anda beklenmedik bir şey yaşamayı bir kitapta, en azından böylesi sürükleyici bir kitapta ne zamandır tattığımı hatırlamıyorum bile.
Kitabın teknik kısımlarına daha fazla girilebilir tabi ki, hikâye örgüsü, plot twist sonu vs. Bunlar konunun uzmanlarının engin düşüncelerine bırakılmalı. Amatör bir kitap incelemesi yazan benim kalkışabileceğim bir iş olmadığını tekrar beyan edeyim. Ancak bir husustan bahsetmek isterim. Asım’ın kitabında anlatılan hikâye, tipler, karakterler ve onların geçmişleri nefes almaktalar. Bu nefesi ensemizde tüm nem ve sıcaklığıyla hissedebiliyoruz. Aynı bölünmüşlük, geleceğe dair yaygın karamsarlık ve bu karamsarlıktan kaçış. Bu temalar benimle birlikte, Asım’ın dahil olduğunu zikretmeme gerek yok, birçok akranımım aşina olduğu temalar. Asım, kitabında bu temalarda bulunmanın nasıl bir tecrübe olduğunu anlatıyor esasen ki benim kitapla özdeşleşebilmemi mümkün kılan en önemli olgu budur. Hepimiz, her birimiz içinde bulunduğumuz duruma karşı içimizde ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız ve aynı raddede anlaşılmadığımız bir haldeyiz. Yaşlılarımız bizleri iradesiz ve kırılgan olmakla, küçüklerimiz bizleri savurgan ve sorumsuz olmakla suçluyor. Halbuki bizler hayatın tüm trajik ve melankolik boyutlarıyla karşı karşıya kaldığımız bir halde ne yapacağımızı bilemiyoruz, hepsi bu. Bu satırları okuyan birisi “Nasıl yani, siz hiçbir şey yapmıyor musunuz?” diyebilir ve demesinde çok da haklıdır. Hayır, bir şeyler yapıyoruz ancak bu yaptığımız işte irade ve sebat gösterebilmek için her gece kendimiz, dünyamız ve zifiri karanlıkmış gibi görünen geleceğimizle mücadele ediyoruz. Asım, benim gördüğüm bu tabloyu çok iyi betimlemekte kitabında. Evet ben o romanın kahramanı değilim ancak onun nefesini ensemde hissedebiliyorum. Belki tam bir özdeşleşme değil ancak çok tanıdık bir hikâyenin muhatabı olduğunu biliyorum.
Pesimist ve karamsar birisi olarak görülmek ve Asım’ın kitabını da öyle lanse etmek istemem. O nedenle bu mevzuu üzerinde bir şeyler söyleyerek yazıyı bitirelim. Asım, bir karamsar ve bu karamsarlığında ısrarcı olan biri olarak bunları bize dayatıyor değildir. Günümüzde bir gencin, hikayesi belki de bizlerle bambaşka olan bir gencin, hikayesini ve onun bu tabloyu nasıl gördüğünü, nasıl tecrübe ettiğini ve bu tecrübenin onda neler uyandırdığını anlatıyor. Bu anlatı yer yer karamsarlıktan bahsetse de kitabın tamamına sirayet etmiş bir kara bulutlar yumağı olduğunu söylemek haksızlık olur. Sadece hayatın bir yerinden tuttuğumuzda, o tuttuğumuz yerin ne elimizden kaçması ne elimizde kalmasını anlatıyor.
Bu amatör kitap incelemesini okuduğunuz için öncelikle sizlere, sonra da dostum Asım Eraydın’ın bu yazıyı yazmam için benden rica ve ısrarı için şahsına çok teşekkür ederim. Miray’a, Yaprak’a, Eftelya’ya, Aslı’ya ve Asım’a sevgilerle…
Taha Cem Aydın