Reform: Etin Cinsel Politikası Birinci Kısım

Kitabın yoğunluğu ve atlamak istemediğim çok yer olması dolayısıyla birinci kısmı bu yazıda, ikinci ve üçüncü kısmı bir sonraki yazıda beraber ele alacağım.

Carol J. Adams kitaba uzun bir önsözle başlıyor. Türkçe baskıya, yirminci yıl baskısına, onuncu yıl baskısına, ilk baskıya derken ilerleyen sayfalarda okuyacaklarımıza karşı bize sağlam bir zemin oluşturuyor. Türkçe baskıya önsözde yazarın The Sexual Politics of Meat kitabı 1990’da basıldığında çevirmenlerin birinin iki, diğerininse bir yaşında olduğuna dikkat çekmesi beni oldukça etkiledi. Yirminci yüzyılda hayat bulan bu kitap yirmi birinci yüzyılda hâlâ alanındaki kapsamlılığını yitirmedi. Biliyorum ki önümüzdeki yıllarda kitapta dikkat çekilen vejetaryen- feminist kuram azınlığın benimsediği bir mücadele olmaktan çıkacak ve ataerki, otoritesini gerçeklere karşı koyamayarak yitirecek.

Et yemenin erkek egemenliğiyle ilgili olduğu ve kadın ile insan olmayan hayvanların bu egemenliğin tahakkümü altında benzer muameleye maruz bırakıldığı kitabın temel iddiası.

Türk okuyucunun dikkatini çekecek noktalara Adams şunları örnek veriyor: (Her erkeğe zorunlu askerliği kastederek) ‘’…Tüm erkeklerin devlet ruhsatlı şiddetle yetkilendirildiği bir ortam yaratıyor, ataerkil değerlerin egemenliğini sürdürmesine olanak veriyor.’’ Gücünü devletten alan erkliğin tezahürünü; namus adı altında işlediği cinayetlerde, LGBTİ+ bireylere karşı olan nefret suçlarında ve bilhassa trans cinayetlerinde görmenin mümkün olduğundan, cinsellikle değil şiddetle ilişiği olan taciz ve tecavüz vakalarının tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oldukça yaygın olmasından bahsediyor. İngilizcedeki ‘’it’’ zamirine denk gelen insan olmayan hayvanlardan -dişil özellikleriyle sömürüye maruz kalmalarına da atıfta bulunarak- ‘’she’’ zamirini kullanarak bahseden Adams Türkçenin cinsiyetsiz zamirlerine dikkat çekiyor. Dilimizden bahsederken günlük hayattaki kelime seçimlerimizi, hakaret olarak kullandığımız kelimelerin türcü, cinsiyetçi anlamlarını hatırlatmayı da unutmuyor. ‘’Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’’ isminin ‘’Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’’ olarak değiştirilmesinden tutun kürtaj yasalarına kadar, ‘’En az 3 çocuk’’ politikalarıyla genç nüfusun evdeki kadının üzerine kurulan muhafazakâr siyasi otoritenin baskınlığıyla mümkün olacağının farkında olan iktidara da değiniyor.

Kitabın kapağında gördüğümüz vücudu kesilmek üzere kısımlara ayrılmış üryan kadın görseli bize hayvanlaştırılmış kadın ve cinselleştirilmiş hayvanı anlatıyor. Etin cinsel politikası tam da bu noktayı aydınlatmak için kaleme alındı.

‘’Et, gücün tınısını taşıdığında, çağrıştırdığı iktidar erkektir.’’

Kitabın birinci kısmında ‘’et yemenin erkeksiliğinden’’ bahsediliyor. 1836’da devrin vejetaryen diyetine denk gelen Grahamizm, ataerki tarafından ‘’Hadım etme Grahamizmin ilk meyvesidir’’ sözleriyle eleştirilmiş ve aşağılanmıştı. Et yemeyi, etin en çok olduğu tabağı evin reisi olan babaya ya da erkek çocuğa vermeyi, akşam yemeğinde etli yemek yoksa karısına hakaret etmek hatta onu dövmek için bunun geçerli bir sebep olduğunu düşünen erkeği, ‘’ben vejetaryen olurum ama kocama et pişirmek zorundayım’’ demek zorunda kalan kadını, kurbanda hayvanı boğazlamayı hatta kanını alnına sürmeyi yiğitlik olarak gören geleneği besleyen yegâne kaynak iktidarını erkeksiliğinden alan zihniyettir.

Hayvanın varoluşu ete indirgendikçe isimleri, cisimleri, duyguları ve bilinçleri ortadan kaybolur. Bugün ‘’et’’ diye bahsettiğimiz şey özünde hayvan ölüsüdür, yine de tabağımıza gelene kadar küçük parçalara ayrılmış, pişirilmiş, baharatlanmış ve soslanmış bu yiyecek değişen formuyla birlikte bize yediğimizin farkında olmamayı sağlar. Formunu yitirmemiş bir tavşan, kelle ya da bütün haldeki herhangi bir organı görmek sağlıklı mizaca sahip pek çok insana rahatsızlık verecektir. Kitapta sık sık geçen kayıp göndergeler kavramı bundan bahseder. Hayvanların kayıp göndergelere dönüşmeleri üç yolla mümkündür.

  • Birincisi etin yenildiği andır ki hayvan bu noktada çoktan ölüdür. 
  • Bir diğeri tanımsaldır, örneğin ‘’süt danası pirzola’’ ismi yerine ‘’hayvan bebeği’’ denmez. Laf cambazlığı yapılarak üzerine düşünülmemesi sağlanır.
  • Sonuncu yol ise, mecazi olarak insanların ‘’aşağı, aciz ve kötü’’ hissettikleri durumları hayvanlarla özdeşleştirerek gündelik dilleriyle kullanmalarıyla mümkündür. Kayıp gönderge olan hayvanlar artık bir metafordur, cisimsizleştirilmiştir, tüketime hazırdır.

‘’Kendi yaşadığımız ihlalleri anlatırken hayvanların deneyimlediklerine benzeterek kayıp göndergelerin ataerkil sistemini biz ayakta tutarız.’’

Bu sayede, hayvanın gerçek kaderine gözlerimizi kapatırız. Dolayısıyla kullandığımız dil tıpkı feminist kaygılarda olduğu gibi vejetaryen kaygılarda da çok önemlidir.

Dilimiz hem erkekmerkezci hem de insanmerkezcidir. Bu durumu insanmerkezci etik anlayışı ile açıklayabiliriz. Bugün ekofeminizmin de mücadele ettiği çevre sorunlarının başlıca sebebi insanmerkezci Tanrılara sahip dinlerin ve insan zekasından yola çıkan bilimcilerin de ortak fikri olan insanın kâinatın diğer canlı ve cansız varlıklarından üstün olduğu görüşüdür. Vejetaryen beslenme insanmerkezci yaklaşımın dışına çıkılmasının bir ürünüdür. İnsan olmayan hayvan bütün bunların sonucunda ‘’gıdaya’’ dönüştürülmüştür.

Bir akşam yemeğinde sofradaki hayvan yemeyen tek kişiyseniz, maksadı mantıklı dönütler almak olmayan pek çok komik argümanla karşılaşırsınız:

  • Hayvanlar bizim için yaratıldı.
  • Biz onları yemezsek sayıları çok artar.
  • Otların da canı var.
  • Aslan da ceylanı yiyor.
  • Et yemek bizim doğamızda var.
  • Et yemezsen protein alamazsın.

Toy bir reformcu eline ders vermek için bir fırsat geçtiğini düşünecek, soruların saçmalığı karşısında ‘’ceset, kasap, mezbaha’’ kelimelerini kullanarak sert cevaplar vermeye başladıkça azınlıkta olduğu grubun içerisindeki kendini reform karşıtlığına adamış kişi vejetaryeni saldırganlıkla suçlayacaktır. Deneyimli bir reformcu vejetaryense Emarel Freshel gibi bir hazırcevaplılıkla şu cevabı verebilir: ‘’Eğer bir yiyecek olarak et ile ilgili gerçeği anlatan sözcükler kulaklarımıza uygun değilse, etin kendisi de ağızlarımıza uygun değil demektir.’’

Birinci bölüm hakkında değineceğim şeylerin sonuna geldim. Söylemem gerekense dört yıllık vejetaryen hayatımın başından beri varlığından haberdar olduğum ama okuyacağım şeylerden hoşnutsuzluk duyacağım kaygısıyla sürekli ertelediğim Etin Cinsel Politikası kitabı bugün durduğum yeri destekliyor olsa bile kaygılarım karşılıksız çıkmadı. Gerçekler karşısında okumaya devam edemediğim yerler oldu. Yazıda bahsetmediğim pek çok şey sizler tarafından okunmayı ve muhakeme edilmeyi bekliyor. İkinci ve üçüncü bölüm için de aynı heyecanı duyuyorum. Yazılası ne çok şey var!

Zeynep Sandıkçı

2 yorum

  1. İnanılmaz güzel bir yazı olmuş, vejeteryan besinlere çok yeni geçmiş biri olarak bu yazı sayesinde mutlaka alıp okuyacağım bir kitap oldu. Farklı perspektiflerden bakmak ve gerçeklerle yüzleşmek zor da olsa yapılmalıdır diye düşünüyorum. Çok teşekkürler ellerine sağlık !

    Liked by 1 kişi

sue için bir cevap yazın Cevabı iptal et